sözcüklerle aşılabilen engelleri bilene...ve ANNEME

bazen suskunluk gerekir...her şeyi bilmek için belki de hiçbir şey bilmemek gerekir deniyor...kimbilir..en iyi bildiklerimiz,yavaş yavaş unuttuklarımızdır.ama sesin yerine bir tek yazı kalıyor.karanlığı yırtan sözcükler kağıdın aklığında kovuyor cehennemi,kimbilir.....tek bildiğim yolla damıttım güzelliği acıdan.yazıyla.kağıdın o kesif kokusu yok belki ama ulaşabildiğim sizler varsınız.okuyana,okuduğunu önemseyene bu yazılar...
sayfaları çevirir gibi okuyun diye düzenledim bu defa.parmaklarınız dokunduğunu sansın diye..okumanın salt kitaplardan olacağına inansam da sözcüklerimi dostlarıma ulaştırmadan edemedim.hoşgeldiniz morcennetime...(birer iz bırakın çekip gitmeden önce.buradaydınız ve ne çoktunuz...hiç unutulmasın diye)

BU ARADA SÖZCÜKLER.... ANNEME ADANMIŞTIR!!!!

03 Mayıs 2008 Cumartesi

radikal kitap 'ta 18-04-2008 de yayımlanan yazım..

Kumdan buhranlar

Kumdan buhranlar
Japon edebiyatından dilimize geç kazandırılmış olsa da açığı kapatacak kadar etkin bir eserle karşı karşıyayız. 'Kumların Kadını', anlatımı ve Kafkaesk çağrışımları ile unutulmayacak bir roman

18/04/2008

AYŞE SAĞLAM (Arşivi)

Bir böceğin yaşama ilham olan tuzağı ve kum yığınları arasında yapışkan bir tutsaklık... Yaşamın tuzla buz olduğu, hiçbir şeyin artık eskiye benzemediği bir ıssızlıkta, durmadan çabalayan, cezanın kaçmakla iç içe geçişinde çaresiz kalan bir adam. Dağıldığı yerde yeniden başlamanın umudu ve aslında hep biraz eksilmeyi yaşayan. Kobe Abe'nin Kumların Kadını böylesi bir parçalanışı, aşılabilir gibi görülenin orta yerinde hapsolmayı anlatır. Kafka' nın eserlerindeki dünyayı çağrıştıran Kumların Kadını avının peşinden giderken, kendini av olarak bulan Cumpei Niki'nin farkında olmadan sadece gidiş bileti alıp, hiç bilmediği bir yaşamın kapısını aralayışının öyküsü.
Cumpei Niki, kendini kumun dansına kaptırıp ender bulunan bir böceği yakalamak telaşıyla geride kalan yaşamın bunalımlarından kurtulduğuna o kadar inanır ki, hayalle gerçek arasındaki sınırı yitirir. Kumun büyüsü içinde zaman ve mesafe kavramları başkalaşır. Kumdan kafesine ulaştığında yepyeni bir varoluş öyküsünde bulsa da kendini, tutsaklığı, mantığıyla örtüşmeyecek denli saçmadır... Tuhaf bir iklimde, çok iyi bildiğini sandığı kum koşulları arasında nasıl bir hapsoluşa mahkûm edildiğini anlayamaz. Sarı-gri bir labirentin içinde, attığı adımlar onu hep aynı noktaya; en başa taşırken zihnindeki bulanıklık ortama uyumlanır. Yanında ise bütün yaşamsal belirtileri silinmiş, hayali bir kaleyi bekleyen askerle özdeş bir kadından başka kimse yoktur. Evinde bir gece konaklamayı umduğu bu kadına, birlikte kâbus gibi bir hikâyeyi paylaşacaklarını bilmeden sığınır. Bu da bütün hayatını altüst edecek, bildiği ve hatta emin olduğu her şeyi bir anda tersine çevirecek bir başlangıç olur.

Buyurgan ve öfkelidir kum
Yolculuğa çıktığına dair tek ipucu yazıp göndermediği bir mektuptur ve yokluğu fark edilmedikçe yeni yaşamın onu sindirmesi kolaylaşır. Günlerce nasılsa çıkıp gidebileceğine olan inancı onu ayakta tutsa da kumlar arasındaki bu tuhaf yaşayış bütün inançlarını yavaş yavaş siler. Yalnızlığı düşüncelerinin acımasız akışına geçit verirken, aslında ince bir varoluş sorgulaması içinde bulur kendini. Yaşamının başka ellerin insafında olma düşüncesini kabullenmek elbette kolay olmaz ve labirentin içinde kendi sözünü söyleyebilmek için çıkış yolları arar. Buyurgan ve öfkelidir kum, kımıldadıkça daha dibe saplanıp kalmak, aslında buradan çok farklı olan hayatına alaycı bir göndermedir. Oradaki anlamsızlık, iletişimsizlik ve bunalım onu buralara kadar getirmiştir; yokluğu fark edilse bile yola çıkışındaki gizem ve seçimleri yüzünden geride bekleyen birilerinin olmadığını görmek, çabasındaki tek itkinin; umudunun önünü keser. Böcek koleksiyonculuğu gibi bir uğraş yüzünden başına bunların gelmiş olması kimseyi şaşırtmayacaktır. Uğraşı yeterince anlamsız ve saplantılıdır. Bu yüzden güçlükle eline geçen gazetelerde günlerce boşuna bir çabayla kendini arar. Gücünün azaldığı yerde öfke belirse de bir süre sonra kadınla ortak bir yazgının açmazında olduğunu anlar. Hatta zamanla, kadının kum tarafından örselenmiş bedenine bir yakınlık duyması ve her firar aşamasında ona ihanet ettiği düşüncesi, içinde başka bir tutsaklığı doğurur.
Bütün bu yönleriyle gelgitlerin hiç eksilmediği, kumun bütün bezdiriciliğine karşın devinimi yüksek bir okuma sunuyor Kumların Kadını. Ruhu sıkıştıran, Cumpei Niki'nin kâbusuna ortak eden bir anlatımla, Kafkaesk çağrışımlarla yüklü, Japon edebiyatından dilimize geç kazandırılmış olsa da açığı kapatacak denli etkin bir eserle karşı karşıyayız. Romanda kumun bilinen anlamından çok başka yepyeni bir özelliği, gerektiğinde bir insanı tutsak kılacak denli hoyrat oluşu irkiltici bir gerçeklik kazanıyor. En korunaklı hapishaneden bile çok daha geçit vermez ve kaçışı olanaksız kılan bir hücreye dönüşen kum, aslında bireyin kendi yalnızlığında ne kadar çaresiz ve savunmasız kaldığının da simgesi. "Yalnızlık hayal peşinde koşup da doyurulmamış susuzluktur" ifadesiyle romandaki o geniş hayal imgesinde, bir anlamda hayal işçiliği yapan bir kadının acizliğine salt tanıklık etmek yerine ona bütün varlığıyla dahil olan bir adamın iç burkan karanlığına ortak oluyoruz.

Gelmeyeni beklemek
Kasvetle yüklü tasvirlere karşın efsunlu bir dünyaya çekiyor okuru. Kadının hiçbir soru sormadan yazgısını kabullenişini, Kaf Dağına merdiven kurmak için taş taşımaya benzeten adam, kendi hayatının anlamsızlığını da idrak etmeye başlıyor. Bu yönüyle varoluşçuluğun romanın bütününe hakimiyetinden söz edilebilir. Böcekle başlayan kıyaslama, yaşamın bütününü içine alan geniş bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Tutsaklığın şehvete, şehvetin de vicdan hesaplarına evrilişindeki duyarlık romanın kurgusunda yer yer hissedilen çarpıcı bir öğe aynı zamanda. Gelmeyeni beklemek, nedeni bilinmeyen bir suçun bedelini ödemek, girişi olmayan bir yerden çıkmaya çalışmak... Bu anlamda Kafka ve Beckett le benzerlikler gösteren ve 1962' de Yomiuru Ödülü'nü alan roman, varoluşçuluk sorununa değinen yönüyle de Sarte'yle ilişkilindiriliyor.
1924'te Tokyo'da doğan Kobe Abe doktorluk diploması aldıysa da hiçbir zaman doktorluk yapmadı. Matematik ve böcek koleksiyonculuğunun yanı sıra Heidegger, Jaspers ve Nietzsche üzerine araştırmalar yaptı. İlk kitabı 1947'de yayımlandı. Edgar Allan Poe, Samuel Beckett, Rainer Maria Rilke ve Dostoyevski'den etkilendi. 1962'de yayımlanan Kumların Kadını (suna na onna) ona Yomiuru Ödülü'nü getirdi. Yönetmen Hiroshi Teshigahara tarafından sinemaya aktarıldı ve Cannes' da jüri özel ödülü aldı. 1993'te ölen yazarın baş yapıtlarından biri olan Kumların Kadını, Japonya'da yayımlanışından kırk altı sene sonra dilimize çevrilerek büyük bir eksikliği tamamlamış oldu. Japon edebiyatının bu özgün eseri yer yer coşku ve gerilim eşliğinde bilinmeyenin çekiciliğine kapılan okuyucuya kumdan tuhaf bir dünyanın kapısını aralarken, cesaretin sorgulandığı, karanlığa çıkılmış bir yolculukta biletin yalnızca gidiş olabileceğini anımsatıyor.



Olaya kum tarafından bakılırsa şekli olan her şey anlamsız. Kesin olan yalnızca her türlü şekli reddeden kumun hareketliliği. Fakat, aradaki ince tahtanın ardında, kadının kum temizliği değişmeksizin sürüyordu. Öyle bir kadının incecik kolları acaba ne kadar etkilidir? Neredeyse suyu ikiye ayırarak ev kurmaya çalışmak gibi bir çaba değil mi? Suyun üzerine, suyun karakterine uygun olarak gemi koymak gerekir.
Bu düşünce, kadının kum temizlerken çıkarttığı seslerin o tuhaf, zorlayıcı baskısından, adamın aniden kurtulmasını sağladı. Su için gemi uygunsa, kum için de uygun olmalıydı. Evin sabit olması gerektiği kavramından özgür kalınırsa, kum ile savaşmak için boşuna uğraşmaya gerek de yok. Kum üzerinde durabilen özgür bir gemi. Hareket halindeki bir ev, şekli olmayan köyler ve şehirler...
Elbette kum sıvı değil. O yüzden de kaldırma gücünün olacağını beklemek anlamsız olur. Sözgelişi, özgül ağırlığı kumdan daha hafif olan şişe mantarı gibi bir malzeme bile, hiçbir şey yapmadan bırakılırsa doğal olarak batar gider. Kumun üzerinde kalacak geminin çok daha farklı bir niteliği olmalı. Sözgelişi, salınımlar gösterebilen fıçı gibi bir ev... Çok küçük bir dönüşle, yapışan kumları silkeleyip yine yüzeye çıkabilir... Zaten, evin tamamı sürekli dönecek olursa, içinde yaşayanlar huzur bulamaz... O yüzden bir şeyler icat ederek fıçı iki kat yapılmalı... İç kısımda kalan fıçı, eksen merkezinde dibi yerçekimine uyacak şekilde yapılırsa mesele kalmaz... İç kısmı sabit kalacak, sadece dış kısmı dönecek... Büyük saatlerin sarkacı gibi salınan evler... Beşik şeklinde evler... Çöl gemileri...
Sonra, böylesi gemilerin bir araya gelmesinden oluşan, sürekli salınan köyler, şehirler...
Derken, adam uykuya dalıvermişti.
Kitaptan


  • KUMLARIN KADINI
    Kobe Abe, Çeviren: Hüseyin Can Erkin, Merkez Kitaplar, 2008, 187 sayfa, 13 YTL.
  • http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7546

    12 Nisan 2008 Cumartesi

    BİR ZERRİN ŞARKI......


    Zerrin Tekindor’ a

    Solmuş bir masal zamanıydı. Bir şeyleri beklemek, yarın denene yürümek kadar zordu. Elde zamandan aynalar, daha erken dedikleri bir yorgunluğa ışık ışık çarpardı. Yalnız hayaller, olmadık hikayelerin ara cümleleriyle yola çıkmak bir meczubun işiydi. Buralarda düş kuranlara baktıkları göz bizimki gibi parlamıyordu. Birileri vardı; olmalıydı. Salt düşlere uzanan yaşamda hangi gerçek akla uyardı; yine de bilerek değil hissederek yürünse dağılırdı karanlık.
    Hissettiklerimin hesabını görmesi için gölgeme yakarmıştım. Kabuldü. Tek bir şartı vardı. Zaman zaman ben bile çeker giderim!!! “Aklı telaşlı”ların yalnızlığına hiçbir gölge katlanmazdı zaten; olsun. Öyle de olmuştu. İyi ki sözcükler ve onların gizli saklı sahipleri vardı. Onların gölgesi çok önceleri gitmişti; korkmuyorlardı. Cesaret biraz bundandı. Yazıp anlatmak için onların sesi yeterdi. Sayfa sayfa hikayenin yetmediği; en çok da uzun geldiği…. Hele bazen ansızın gelip gözlerindeki yıldız tozlarını savura savura bakarlardı ki; onların yanında kalem erir, sayfalar yanardı kendiliğinden. Meleklerin efsununa dolanmış, ıhlamur tenli kadınlardı onlar. Azdılar. Bir kent en çok onlar yüzünden ateşe verilmeliydi. Hiçbir parıltının yetmediği, onlar varken Ay’ın utançla çekip gittiği şehirler baştan sona yanabilirdi. … Hikayelere adları düşer, anı çokluğundan zorlukla kapatılan bavullar, hep gidiş alınan biletler ve gitmelerin yazgısına vurgun yürekler yeni yaşamlar arardı. Hangi hikayeye yansısa renkleri perilerin çıkmazında şenlik olurdu. Yükseklerden baktıklarını kendileri dahi bilmez, sessiz bir çekimle dünyaları peşlerine katarlardı. Böyle birini gördüğümde duydum perilerin şarkı söylediğini. Güzel yüzlü, aydan daha parlak gözleriyle vardı; gerçekti. Yanında kim olsa giderek sözü sesi yiter, o bildiği dilde “üstü kalsın” derdi. Hayata kalırdı bu; hayat ağırlaştıkça yorulmaz, yine içten bir kahkaha devrederdi yorgun ruhlara. İnatla fazla geldi sözlerim, bunca doğala fazla uzun. Nasılsa anlatmakla olacak gibi değildi… En çok da azaldım anlatmak telaşıyla. Aklın oyunlarından yol aradım, ona varsın, renkler kuşanıp karşısında dursun diye. Zaman hızla geçti. Bir tesadüf, en çok da mucize gerekiyordu sesimi karşısında çatlamadan dimdik tutabilecek.
    Karşımda durduğunda ne çok yer aramış, nasıl zaman kaybetmiştim… Oysa uzun cümlelerin ardında küçülürmüş hayatlar. Dillendirilmeyenle eksilenin yerine hiçbir şey konamazmış. Çıkmaz sokakların sonuna dek gitmeyenlerin kaçırdığı o büyülü hikaye gölgesiz de yazılabilirmiş..
    Bir kadın tanıdım. Onu anlatmak için hangi hikayeye dokunsam, şiir oldu. Gözlerindeki ışık için ille de bir melodi gerekti. Yüzünde şarkıların peri seslerinden duyulduğu, gölgesinden ve maskesinden başka bir şeyi olmayanların ille de geç kalacağı….

    03 Nisan 2008 Perşembe

    2 nisandı....

    sözcüklere sığmayacak kadar uzun,dün gibi yanıbaşımda yokluğun...bir yıldır yoksun.ömrümden çalan saatlere sözüm yok.ama sensiz bir dünyada yaşamak neye benziyor? sen de bunu bilmiyorsun.annem,,,
    kalbimin neden çölleştiğini dillendiremiyorum.yüzüme bakıyorlar.sanki sen hiç olmamışsın gibi...

    18 Mart 2008 Salı

    BİR ARKADAŞ İÇİN....



    Bir Arkadaş İçin



    Aşağıda yatıyorum
    Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
    Bir ses, birden bir olay oluyor
    Kulağımın dibinde
    Bir dal Bir cama vuruyor
    Tezer



    Can Yücel

    15 Mart 2008 Cumartesi

    kitapsız...


    sayfa kokuları..eksik hatıraların devşirilmesi ve birden yere düşen bir kuru çiçek...dünden kopup gelecek bir çığlık...kokusunda can bulup yokluğunda hasta düşülen, sevgili çağrışımı gibi. şimdi uzakta; kılıksız bir yoklukta bekleyişleri,,, hatıların ötelenişi

    rengahenk dizildikleri raflardan bir bir toplanıp bir karton kutuya tıkışmalarını izlemedim. onları kendimden -ve elbette dünü- hayatımdan ben uzak tuttum. bir ölümün, ani ve hoşçakalsız bir vedanın ardından önce kedim sonra kitaplarım.. kedim annemin ardı sıra çekip gitti,hayvanların insana çok daha uzak bir şeyi; vefayı karşılayan tertemiz ruhları...ardından eski bir yaşamı geride bırakmayı emreden yeniliğe-zoraki değişime- boyun eğdim. elbette onlarsız olmak korkusu yüzünden bitmek bilmedi serüven. canları acımasın diye her gün bir öbeği, özenle kolilere sığdırmaya çabaladım; gözlerinden kaçmadı. terk ediliyorlardı;geçici bile olsa, yeni yerleri hazır olana dek bile olsa veda vedaydı...yeniden düzenlenecekleri anı beklemek yerine kırılıp sustular... tek tük özgürlükle yetinmek istemediler elbet, o yüzden sayfaların sarısı bile en ufak bir hatırayı canlandırmaz oldu. içinden düşen çiçekler daha kuru,daha YASlıydılar. Bilge Karasu'nun muhteşem eseri "ne kitapsız ne kedisiz" nasıl da doğruca yerleşti yerine...şimdi biraz daha eksik..annekedikitap birbirine dolaşmış ve hatıralar arasında belirsiz bir yerde...kimbilir günün birinde, aynı öyle bir bahar vakti bağışlanırım....
    (resim:Jessie-Wilcox-Smith)

    19 Şubat 2008 Salı

    YOK YAŞAM

    dede'ye

    suskuyla irileşen kör bir yazdı.olmasan da uzaktan tanıklığını yaptığından emindik hepimiz.vardın ama olmamayı kendi başına seçmek kadar da içimizdendi yokluğun.seni varsayıp yolumuza koyulamıyorduk; çünkü sapsarı dedikleri ama bana göre yalnızca kurumuş bir kahve artığından ibaret tedirgin bir yazdı. içimiz acıyordu durmadan. içimiz açılmıyordu. uzun konuşmalara kapalıydık ve ne yapsak zaman sadece aynı yerdetakılıp seni anımsatıyordu.seninle birlikte diğer olmayanları. ne yapacağını bilemeyen bir avuç yokinsandık. kendimize bu adı biz seçmemiştik
    ve beraberinde ne çok şey bizden değildi! avcumda buharlaşan kent hangisiydi. doğup büyüdüğüm mü yoksa düşlerimde yaşamayı seçtiğim mi?


    giderek yitenlerin hesabını görmüyordum. aramızda bir uçurum olmuştu anımsa. telefonun ucunda bir başka yazı kör kılmayıseçmiştin simsiyah bir sis ülkesinden duyurduğun sesinle. göğün bütün anlamı geceye bırakıp kendini; gidivermişti(n). yaşamayı seçtiğim bu yerde senin izlediğin her şeyi soluğum kesilirce etlerim kemiklerimdensökülürce yaşıyordum ve sen bir zamanlar her şeye itiraz eden sesimde susup kalmamı söylüyordun…

    hiç konuşmadan içimdesin.bunun kıyımında yalnızım… rüya görmemek için uyumayan insanlardan değildim.inadına rüyama tutunup onlar olmadan yaşanmayacağını anlatmak zorunda gibiydim.bunu diğerleri hiç anlamadılar. benim,yokluğuna rağmen bunca şeyi bilmeni anlayamadığım gibi…

    yaz içimde bitmişti.üşüyordum inadına bütün karanlıklarda seninle başbaşaydım.uzaktan esen loş rüzgar ve sen içimdeki tüm korkuların üzerine gidiyordunuz.ben çocuk kalayım siz gidin yerime oynayın diyordum sana inadına duymadıklarım ve başardıklarım yüzünden bana küsüp duruyordun…

    yaz bitmemişti…

    birden her şey değişsin istedim ve öyle de oldu.buna sen bile engel olamadın.kalbimin kırık parçaları içinde kanıyormuş ve neden güvenmek denen şeyi durmadan tartışmak zorunda kalıyormuşuz..?ben sana bütün sırlarımı haykırarak gelmiştim ama sen kulağıma inadına…

    hiçbir şeye ekleyip her şeyimi yok oluyorum anımsadıkça.

    cılız yağmurlar esir alıyordu kenti.diğerine de çok önceleri gitmek isteyip bir türlü gidemediğim bir sirk gelmişti.palyaço ve akrobatın aşkı.anımsar mısın bilmem sana çok eskiden bir masal anlatırdım…uydurma diyemez her seferinde yeniden dinlerdin.sevmediğini,uydurduğumu bildiğini bilir üzülürdüm.ama anımsa!üzülmek o zaman güzeldi.

    üşümektense çekip giderim demişsin…

    kalbimde derin bir boşluk bırakan yokluğunda akrobatla palyaçonun tuhaf,yadırganan birlikteliği bir oyundu oyalanmaydı.diğerlerinin sarı dediği bu kapkaranlık yeri bırakıp gidemeyişim de bir yanıklıktı. palyaçolardan korkardın. "bu hayat böyle işte!lanetli ve çürüyen bir ayna! neresinden tutsam elimde kalıyor" diyordu palyaço.korkuyormuş aşkından. ya bırakıp… sen yapmadın.hiç yapmadın bana bunu.acıyan şeyler seni üzermiş. öyle kaldı hatırımda. kent rüzgarlarını boylu boyunca sana bırakmış.sen arkanı dönüp gitmişsin.şehir yanmış,her yanı acıdan kıvranırken uzak bir karşılaşmayı anımsatmış sana.bahanesi her şey olan kaçınmanın dile gelişi…

    yaram ağırdı sızlıyordu.

    seni onlara anlatmayı başarmıştım artık ve ben sustukça adın inildiyordu aramızda.acısı yaramdan beterdi.ölgün bir sevişmenin tadına varmıştın gitmeden.aklında kocaman memeli o çirkin kahkahalı kadın kalarak gitmiştin.böylesi daha iyi diyordun.onca sancı bu denli basit bir elyazısıyla temize çekiliyordu.gitme!! sana son sözlerim neydi?”ama” derken sesimdeki kırılmayı fark etmiştin biliyorum.hiç yüzüme vurmadın bunu.en az masalım kadar masumdu.ikimiz de aynı yolda ama ters yönlerdeydik. yaz bitmeyecek gibiydi.hiçbir yereydi yolum ama elimde kocaman bir bavul durmadan yer değiştiriyordum.gittiğim yerler sadece bu şehri bana daha iri harflerle anımsatan sıradan hatta basit kent kıyılarıydı.yaz gözlerinde mavi bir erimeydi.bunu içimizden o en güzel gözlü olanın hatırına kabulleniyordun. diğerleri de benim kadar yorgun muydu?

    11 Şubat 2008 Pazartesi

    geceden günden


    aynı ayininin uğultulu kıskacındadır gece
    duyuldukça artan
    kıstırılma korkusu,
    avcuna örtüsüzce bırakılmış, gizli bir mektuptu
    sonralar
    hiç gelmeyecekti

    beklediğin ışıklı günsonları
    meltemler kaoslarla
    çökerdi bu kente
    elde bir yere varmayan adresler
    gece vakitleri
    karartılmış istanbul,
    yakılmış kitap kokularını anımsatır;
    yorgun evsiz ayyaşların yüzü
    "o zaman gömdüğümüz kitaplar çiçek açtı" der bezgin hatıralar
    istanbul
    artık sevda kenti olur hep
    gidilesi, günden kaçılası!
    güçsüz bir aşkın şiiri
    hep yarım kalır.
    elde kadeh
    sabaha vuran yüzünü görürsün camda
    buğusunda günü karşılarsın;
    dışına taştığını bile bile.
    yazılmamış
    aşk mektuplarıdır istanbul
    kadın kokusudur,
    gece vakti unutulan defterin
    kara kapağıdır
    okunmuş güncelerin göz yaşıdır
    gitmeyi istemekle
    kalmak için yalvarmak
    aynı kara yazgının
    düşman kardeşidir
    kanındandır ama
    kanını akıtmak isteyen de odur
    iki tenha arasında
    yüz yüze kalmış,
    bir gece vakti
    birlikte ıslanmışısınızdır.
    birileri bunu unutur,
    yok sayar!!!!!!!!!!!!
    imkansızın hecelenişine titrer için
    dokunmaya kıyamadığın yüzden
    korkarsın
    güne uyanamamaktan
    güz gelir,
    kanını besleyen kadın gider
    ıslak beden resitallerinde
    ağlamak mıdır;
    apansız sevişme midir teninin yanışı?
    kim bilebilir
    imkansızı heceleyenlerden başka...
    ağlamaklı görürsün
    kendini kaldırımda boylu boyunca
    burası istanbuldur;
    her şeklin bir özeti,
    anlamdışılığın esrimesi vardır.
    kanattığın kent
    kardeşinin kanıdır
    üstüne bulaşan sombaharları
    ölesiye seversin
    ve artık hep gecelerde bulursun
    aynada yitirdiğin aksini..

    bir-iki-üç tıp


    sessizliği konuştur hadi!
    kendine uy
    bir türlü geri gelmeyen o mevsimden sonra
    hadi rengini bul bu karanlıkta!
    uykunu verdiğin o yüze seslen; nasıl da değişmiyor bakışları...
    aynı çöl iklimindesiniz ama o üşümüyor senin gibi.
    ne çok sözcük bulacaksın içinde
    duyulmayan duyurmadığı...
    sigaran kendi kendine sönerken tek bir ışığın bile sızmadığı o tenhada
    birileri çok sevecek mevsimleri
    okuduklarını masal sanacaklar
    rahat uykuları olacak geceye gebe kalmayacaklar
    şaşkınlığına bahaneler uyduran çocukların olacak
    avuçlarında doğurduğun kara yazgılı...
    hadi duyur sesini karanlığa!
    senden rengini çalan bir gömüt gibi karşında duran karanlığa...
    gözlerini kapayıp açınca geçecek sandığın acı, öz be öz mevsimin olacak
    umut masallarındaki kahramanlara aşık çocukları seveceksin...
    senden uzakta duran bakışlarının değdiği yerlerde arayacaksın geçmişini..
    bulamadığın yerlerde mavi tuzaklar bekliyor
    hadi doğur bütün yalancı çocukları...
    içleri kan toplasın yalan masalları olsun.

    amerikan bezi-deli diyenle derilen arasındaki farkı kimbilebilir ki...


    nasıl da başlardık
    titreyen sözcüklerle konuşmaya
    bir kentten diğerine gitmek ne kolaydı
    alev alırdık kuru serinliklerde
    güne başlar gibi değiştiriverirdik biz gelmeden üzerimize biçilmiş hayatı
    yarın öykülerde varolan bir yerdi hep gideceğimiz
    çok da uzak değildi
    yürünerek daraltılabilirdi acının yolları
    sağanaklarda susmadan koşacak kadar
    biliyorduk "hiçbir öykünün sonu bir mezcuba teslim edilemezdi"
    giydiklerimiz kollarımızı bağlıyordu; çok da sıkıyordu. neden demedik
    nedenleri biz bilelim istedik
    kurumuş, kitaparası papatyalardan arta kalandık
    sayfalar sarardıkça çiçekler gibi eskidi hatıramız
    belleklerde
    derin uçurum oldular
    içine düşüp durduğumuz
    bıkmadığımız
    inandığımız
    yasaksızdı karartma vakiydi oysaki
    ay edepsiz kavuşumdu
    bunu kollarımızı arkada sıkıca kenetleyenden mi duymuştuk
    çıplaklıklar içimizde
    yağmuru değil
    kana batmış çocukları büyüttü
    üstümüz lekelendi
    acı, kan, sokak koktu beyaz
    kollarımızı sıkan o beyaz
    amerikan bezindenmiş
    ondan canımız yanmış tenimizde hışırtılı yarıklar bundanmış

    SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)

    SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)
    bu gece alkolle sabahla.ona de ki: KANIMA KIRMIZI RENGİ VEREN KİŞİYİ KAYBETTİM.k.iskender

    Zafer(dede) "dayı sensin"

    Zafer(dede) "dayı sensin"
    doğum12.08.1958----ölüm 08.12.2000 gitmedin gidemedin beni götürmedin bense kalamadım

    düş zaman peşime

    düş zaman peşime
    sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...

    her şey

    her şey
    onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de

    zaman ki sonsuzdur

    zaman ki sonsuzdur
    yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.

    SELİM İLERİ

    SELİM İLERİ
    kalbimin sızısı...hiçbir şeye benzemeyen.herkesten kıskanır gibi sevdiğim...

    tezer&deniz

    tezer&deniz

    gece gündüzün devamı değildir.

    gece gündüzün devamı değildir.
    yüreğin sisli puslu biricik kuytusu...kayan yıldızların bir mucize olduğunu fısıldıyorum size. duymadıklarınız yalnızca unutmak için yaşamanızdan

    tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim

    tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
    Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.

    deniz bilgin

    deniz bilgin
    sessizce yittin; sesini duyan????

    FURÛĞ-İ FERRUHZÂD

    FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
    "Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri

    .....

    .....

    ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ

    ZELDA NİLGÜN MARMARA nil\
    ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben

    selçuk baran

    selçuk baran
    haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?

    Die Verwandlung