AYŞE SAĞLAM (Arşivi) Buyurgan ve öfkelidir kum Gelmeyeni beklemek
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7546Kumdan buhranlar
Japon edebiyatından dilimize geç kazandırılmış olsa da açığı kapatacak kadar etkin bir eserle karşı karşıyayız. 'Kumların Kadını', anlatımı ve Kafkaesk çağrışımları ile unutulmayacak bir roman
Cumpei Niki, kendini kumun dansına kaptırıp ender bulunan bir böceği yakalamak telaşıyla geride kalan yaşamın bunalımlarından kurtulduğuna o kadar inanır ki, hayalle gerçek arasındaki sınırı yitirir. Kumun büyüsü içinde zaman ve mesafe kavramları başkalaşır. Kumdan kafesine ulaştığında yepyeni bir varoluş öyküsünde bulsa da kendini, tutsaklığı, mantığıyla örtüşmeyecek denli saçmadır... Tuhaf bir iklimde, çok iyi bildiğini sandığı kum koşulları arasında nasıl bir hapsoluşa mahkûm edildiğini anlayamaz. Sarı-gri bir labirentin içinde, attığı adımlar onu hep aynı noktaya; en başa taşırken zihnindeki bulanıklık ortama uyumlanır. Yanında ise bütün yaşamsal belirtileri silinmiş, hayali bir kaleyi bekleyen askerle özdeş bir kadından başka kimse yoktur. Evinde bir gece konaklamayı umduğu bu kadına, birlikte kâbus gibi bir hikâyeyi paylaşacaklarını bilmeden sığınır. Bu da bütün hayatını altüst edecek, bildiği ve hatta emin olduğu her şeyi bir anda tersine çevirecek bir başlangıç olur.
Yolculuğa çıktığına dair tek ipucu yazıp göndermediği bir mektuptur ve yokluğu fark edilmedikçe yeni yaşamın onu sindirmesi kolaylaşır. Günlerce nasılsa çıkıp gidebileceğine olan inancı onu ayakta tutsa da kumlar arasındaki bu tuhaf yaşayış bütün inançlarını yavaş yavaş siler. Yalnızlığı düşüncelerinin acımasız akışına geçit verirken, aslında ince bir varoluş sorgulaması içinde bulur kendini. Yaşamının başka ellerin insafında olma düşüncesini kabullenmek elbette kolay olmaz ve labirentin içinde kendi sözünü söyleyebilmek için çıkış yolları arar. Buyurgan ve öfkelidir kum, kımıldadıkça daha dibe saplanıp kalmak, aslında buradan çok farklı olan hayatına alaycı bir göndermedir. Oradaki anlamsızlık, iletişimsizlik ve bunalım onu buralara kadar getirmiştir; yokluğu fark edilse bile yola çıkışındaki gizem ve seçimleri yüzünden geride bekleyen birilerinin olmadığını görmek, çabasındaki tek itkinin; umudunun önünü keser. Böcek koleksiyonculuğu gibi bir uğraş yüzünden başına bunların gelmiş olması kimseyi şaşırtmayacaktır. Uğraşı yeterince anlamsız ve saplantılıdır. Bu yüzden güçlükle eline geçen gazetelerde günlerce boşuna bir çabayla kendini arar. Gücünün azaldığı yerde öfke belirse de bir süre sonra kadınla ortak bir yazgının açmazında olduğunu anlar. Hatta zamanla, kadının kum tarafından örselenmiş bedenine bir yakınlık duyması ve her firar aşamasında ona ihanet ettiği düşüncesi, içinde başka bir tutsaklığı doğurur.
Bütün bu yönleriyle gelgitlerin hiç eksilmediği, kumun bütün bezdiriciliğine karşın devinimi yüksek bir okuma sunuyor Kumların Kadını. Ruhu sıkıştıran, Cumpei Niki'nin kâbusuna ortak eden bir anlatımla, Kafkaesk çağrışımlarla yüklü, Japon edebiyatından dilimize geç kazandırılmış olsa da açığı kapatacak denli etkin bir eserle karşı karşıyayız. Romanda kumun bilinen anlamından çok başka yepyeni bir özelliği, gerektiğinde bir insanı tutsak kılacak denli hoyrat oluşu irkiltici bir gerçeklik kazanıyor. En korunaklı hapishaneden bile çok daha geçit vermez ve kaçışı olanaksız kılan bir hücreye dönüşen kum, aslında bireyin kendi yalnızlığında ne kadar çaresiz ve savunmasız kaldığının da simgesi. "Yalnızlık hayal peşinde koşup da doyurulmamış susuzluktur" ifadesiyle romandaki o geniş hayal imgesinde, bir anlamda hayal işçiliği yapan bir kadının acizliğine salt tanıklık etmek yerine ona bütün varlığıyla dahil olan bir adamın iç burkan karanlığına ortak oluyoruz.
Kasvetle yüklü tasvirlere karşın efsunlu bir dünyaya çekiyor okuru. Kadının hiçbir soru sormadan yazgısını kabullenişini, Kaf Dağına merdiven kurmak için taş taşımaya benzeten adam, kendi hayatının anlamsızlığını da idrak etmeye başlıyor. Bu yönüyle varoluşçuluğun romanın bütününe hakimiyetinden söz edilebilir. Böcekle başlayan kıyaslama, yaşamın bütününü içine alan geniş bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Tutsaklığın şehvete, şehvetin de vicdan hesaplarına evrilişindeki duyarlık romanın kurgusunda yer yer hissedilen çarpıcı bir öğe aynı zamanda. Gelmeyeni beklemek, nedeni bilinmeyen bir suçun bedelini ödemek, girişi olmayan bir yerden çıkmaya çalışmak... Bu anlamda Kafka ve Beckett le benzerlikler gösteren ve 1962' de Yomiuru Ödülü'nü alan roman, varoluşçuluk sorununa değinen yönüyle de Sarte'yle ilişkilindiriliyor.
1924'te Tokyo'da doğan Kobe Abe doktorluk diploması aldıysa da hiçbir zaman doktorluk yapmadı. Matematik ve böcek koleksiyonculuğunun yanı sıra Heidegger, Jaspers ve Nietzsche üzerine araştırmalar yaptı. İlk kitabı 1947'de yayımlandı. Edgar Allan Poe, Samuel Beckett, Rainer Maria Rilke ve Dostoyevski'den etkilendi. 1962'de yayımlanan Kumların Kadını (suna na onna) ona Yomiuru Ödülü'nü getirdi. Yönetmen Hiroshi Teshigahara tarafından sinemaya aktarıldı ve Cannes' da jüri özel ödülü aldı. 1993'te ölen yazarın baş yapıtlarından biri olan Kumların Kadını, Japonya'da yayımlanışından kırk altı sene sonra dilimize çevrilerek büyük bir eksikliği tamamlamış oldu. Japon edebiyatının bu özgün eseri yer yer coşku ve gerilim eşliğinde bilinmeyenin çekiciliğine kapılan okuyucuya kumdan tuhaf bir dünyanın kapısını aralarken, cesaretin sorgulandığı, karanlığa çıkılmış bir yolculukta biletin yalnızca gidiş olabileceğini anımsatıyor.
Olaya kum tarafından bakılırsa şekli olan her şey anlamsız. Kesin olan yalnızca her türlü şekli reddeden kumun hareketliliği. Fakat, aradaki ince tahtanın ardında, kadının kum temizliği değişmeksizin sürüyordu. Öyle bir kadının incecik kolları acaba ne kadar etkilidir? Neredeyse suyu ikiye ayırarak ev kurmaya çalışmak gibi bir çaba değil mi? Suyun üzerine, suyun karakterine uygun olarak gemi koymak gerekir.
Bu düşünce, kadının kum temizlerken çıkarttığı seslerin o tuhaf, zorlayıcı baskısından, adamın aniden kurtulmasını sağladı. Su için gemi uygunsa, kum için de uygun olmalıydı. Evin sabit olması gerektiği kavramından özgür kalınırsa, kum ile savaşmak için boşuna uğraşmaya gerek de yok. Kum üzerinde durabilen özgür bir gemi. Hareket halindeki bir ev, şekli olmayan köyler ve şehirler...
Elbette kum sıvı değil. O yüzden de kaldırma gücünün olacağını beklemek anlamsız olur. Sözgelişi, özgül ağırlığı kumdan daha hafif olan şişe mantarı gibi bir malzeme bile, hiçbir şey yapmadan bırakılırsa doğal olarak batar gider. Kumun üzerinde kalacak geminin çok daha farklı bir niteliği olmalı. Sözgelişi, salınımlar gösterebilen fıçı gibi bir ev... Çok küçük bir dönüşle, yapışan kumları silkeleyip yine yüzeye çıkabilir... Zaten, evin tamamı sürekli dönecek olursa, içinde yaşayanlar huzur bulamaz... O yüzden bir şeyler icat ederek fıçı iki kat yapılmalı... İç kısımda kalan fıçı, eksen merkezinde dibi yerçekimine uyacak şekilde yapılırsa mesele kalmaz... İç kısmı sabit kalacak, sadece dış kısmı dönecek... Büyük saatlerin sarkacı gibi salınan evler... Beşik şeklinde evler... Çöl gemileri...
Sonra, böylesi gemilerin bir araya gelmesinden oluşan, sürekli salınan köyler, şehirler...
Derken, adam uykuya dalıvermişti.
Kitaptan
Kobe Abe, Çeviren: Hüseyin Can Erkin, Merkez Kitaplar, 2008, 187 sayfa, 13 YTL.
03 Mayıs 2008 Cumartesi
radikal kitap 'ta 18-04-2008 de yayımlanan yazım..
12 Nisan 2008 Cumartesi
BİR ZERRİN ŞARKI......
Solmuş bir masal zamanıydı. Bir şeyleri beklemek, yarın denene yürümek kadar zordu. Elde zamandan aynalar, daha erken dedikleri bir yorgunluğa ışık ışık çarpardı. Yalnız hayaller, olmadık hikayelerin ara cümleleriyle yola çıkmak bir meczubun işiydi. Buralarda düş kuranlara baktıkları göz bizimki gibi parlamıyordu. Birileri vardı; olmalıydı. Salt düşlere uzanan yaşamda hangi gerçek akla uyardı; yine de bilerek değil hissederek yürünse dağılırdı karanlık.
Hissettiklerimin hesabını görmesi için gölgeme yakarmıştım. Kabuldü. Tek bir şartı vardı. Zaman zaman ben bile çeker giderim!!! “Aklı telaşlı”ların yalnızlığına hiçbir gölge katlanmazdı zaten; olsun. Öyle de olmuştu. İyi ki sözcükler ve onların gizli saklı sahipleri vardı. Onların gölgesi çok önceleri gitmişti; korkmuyorlardı. Cesaret biraz bundandı. Yazıp anlatmak için onların sesi yeterdi. Sayfa sayfa hikayenin yetmediği; en çok da uzun geldiği…. Hele bazen ansızın gelip gözlerindeki yıldız tozlarını savura savura bakarlardı ki; onların yanında kalem erir, sayfalar yanardı kendiliğinden. Meleklerin efsununa dolanmış, ıhlamur tenli kadınlardı onlar. Azdılar. Bir kent en çok onlar yüzünden ateşe verilmeliydi. Hiçbir parıltının yetmediği, onlar varken Ay’ın utançla çekip gittiği şehirler baştan sona yanabilirdi. … Hikayelere adları düşer, anı çokluğundan zorlukla kapatılan bavullar, hep gidiş alınan biletler ve gitmelerin yazgısına vurgun yürekler yeni yaşamlar arardı. Hangi hikayeye yansısa renkleri perilerin çıkmazında şenlik olurdu. Yükseklerden baktıklarını kendileri dahi bilmez, sessiz bir çekimle dünyaları peşlerine katarlardı. Böyle birini gördüğümde duydum perilerin şarkı söylediğini. Güzel yüzlü, aydan daha parlak gözleriyle vardı; gerçekti. Yanında kim olsa giderek sözü sesi yiter, o bildiği dilde “üstü kalsın” derdi. Hayata kalırdı bu; hayat ağırlaştıkça yorulmaz, yine içten bir kahkaha devrederdi yorgun ruhlara. İnatla fazla geldi sözlerim, bunca doğala fazla uzun. Nasılsa anlatmakla olacak gibi değildi… En çok da azaldım anlatmak telaşıyla. Aklın oyunlarından yol aradım, ona varsın, renkler kuşanıp karşısında dursun diye. Zaman hızla geçti. Bir tesadüf, en çok da mucize gerekiyordu sesimi karşısında çatlamadan dimdik tutabilecek.
Karşımda durduğunda ne çok yer aramış, nasıl zaman kaybetmiştim… Oysa uzun cümlelerin ardında küçülürmüş hayatlar. Dillendirilmeyenle eksilenin yerine hiçbir şey konamazmış. Çıkmaz sokakların sonuna dek gitmeyenlerin kaçırdığı o büyülü hikaye gölgesiz de yazılabilirmiş..
Bir kadın tanıdım. Onu anlatmak için hangi hikayeye dokunsam, şiir oldu. Gözlerindeki ışık için ille de bir melodi gerekti. Yüzünde şarkıların peri seslerinden duyulduğu, gölgesinden ve maskesinden başka bir şeyi olmayanların ille de geç kalacağı….
03 Nisan 2008 Perşembe
2 nisandı....
sözcüklere sığmayacak kadar uzun,dün gibi yanıbaşımda yokluğun...bir yıldır yoksun.ömrümden çalan saatlere sözüm yok.ama sensiz bir dünyada yaşamak neye benziyor? sen de bunu bilmiyorsun.annem,,,
kalbimin neden çölleştiğini dillendiremiyorum.yüzüme bakıyorlar.sanki sen hiç olmamışsın gibi...
18 Mart 2008 Salı
BİR ARKADAŞ İÇİN....
Bir Arkadaş İçin
Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses, birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal Bir cama vuruyor
Tezer
Can Yücel
15 Mart 2008 Cumartesi
kitapsız...
19 Şubat 2008 Salı
YOK YAŞAM
dede'ye
suskuyla irileşen kör bir yazdı.olmasan da uzaktan tanıklığını yaptığından emindik hepimiz.vardın ama olmamayı kendi başına seçmek kadar da içimizdendi yokluğun.seni varsayıp yolumuza koyulamıyorduk; çünkü sapsarı dedikleri ama bana göre yalnızca kurumuş bir kahve artığından ibaret tedirgin bir yazdı. içimiz acıyordu durmadan. içimiz açılmıyordu. uzun konuşmalara kapalıydık ve ne yapsak zaman sadece aynı yerdetakılıp seni anımsatıyordu.seninle birlikte diğer olmayanları. ne yapacağını bilemeyen bir avuç yokinsandık. kendimize bu adı biz seçmemiştik
ve beraberinde ne çok şey bizden değildi! avcumda buharlaşan kent hangisiydi. doğup büyüdüğüm mü yoksa düşlerimde yaşamayı seçtiğim mi?
giderek yitenlerin hesabını görmüyordum. aramızda bir uçurum olmuştu anımsa. telefonun ucunda bir başka yazı kör kılmayıseçmiştin simsiyah bir sis ülkesinden duyurduğun sesinle. göğün bütün anlamı geceye bırakıp kendini; gidivermişti(n). yaşamayı seçtiğim bu yerde senin izlediğin her şeyi soluğum kesilirce etlerim kemiklerimdensökülürce yaşıyordum ve sen bir zamanlar her şeye itiraz eden sesimde susup kalmamı söylüyordun…
hiç konuşmadan içimdesin.bunun kıyımında yalnızım… rüya görmemek için uyumayan insanlardan değildim.inadına rüyama tutunup onlar olmadan yaşanmayacağını anlatmak zorunda gibiydim.bunu diğerleri hiç anlamadılar. benim,yokluğuna rağmen bunca şeyi bilmeni anlayamadığım gibi…
yaz içimde bitmişti.üşüyordum inadına bütün karanlıklarda seninle başbaşaydım.uzaktan esen loş rüzgar ve sen içimdeki tüm korkuların üzerine gidiyordunuz.ben çocuk kalayım siz gidin yerime oynayın diyordum sana inadına duymadıklarım ve başardıklarım yüzünden bana küsüp duruyordun…
yaz bitmemişti…
birden her şey değişsin istedim ve öyle de oldu.buna sen bile engel olamadın.kalbimin kırık parçaları içinde kanıyormuş ve neden güvenmek denen şeyi durmadan tartışmak zorunda kalıyormuşuz..?ben sana bütün sırlarımı haykırarak gelmiştim ama sen kulağıma inadına…
hiçbir şeye ekleyip her şeyimi yok oluyorum anımsadıkça.
cılız yağmurlar esir alıyordu kenti.diğerine de çok önceleri gitmek isteyip bir türlü gidemediğim bir sirk gelmişti.palyaço ve akrobatın aşkı.anımsar mısın bilmem sana çok eskiden bir masal anlatırdım…uydurma diyemez her seferinde yeniden dinlerdin.sevmediğini,uydurduğumu bildiğini bilir üzülürdüm.ama anımsa!üzülmek o zaman güzeldi.
üşümektense çekip giderim demişsin…
kalbimde derin bir boşluk bırakan yokluğunda akrobatla palyaçonun tuhaf,yadırganan birlikteliği bir oyundu oyalanmaydı.diğerlerinin sarı dediği bu kapkaranlık yeri bırakıp gidemeyişim de bir yanıklıktı. palyaçolardan korkardın. "bu hayat böyle işte!lanetli ve çürüyen bir ayna! neresinden tutsam elimde kalıyor" diyordu palyaço.korkuyormuş aşkından. ya bırakıp… sen yapmadın.hiç yapmadın bana bunu.acıyan şeyler seni üzermiş. öyle kaldı hatırımda. kent rüzgarlarını boylu boyunca sana bırakmış.sen arkanı dönüp gitmişsin.şehir yanmış,her yanı acıdan kıvranırken uzak bir karşılaşmayı anımsatmış sana.bahanesi her şey olan kaçınmanın dile gelişi…
yaram ağırdı sızlıyordu.
seni onlara anlatmayı başarmıştım artık ve ben sustukça adın inildiyordu aramızda.acısı yaramdan beterdi.ölgün bir sevişmenin tadına varmıştın gitmeden.aklında kocaman memeli o çirkin kahkahalı kadın kalarak gitmiştin.böylesi daha iyi diyordun.onca sancı bu denli basit bir elyazısıyla temize çekiliyordu.gitme!! sana son sözlerim neydi?”ama” derken sesimdeki kırılmayı fark etmiştin biliyorum.hiç yüzüme vurmadın bunu.en az masalım kadar masumdu.ikimiz de aynı yolda ama ters yönlerdeydik. yaz bitmeyecek gibiydi.hiçbir yereydi yolum ama elimde kocaman bir bavul durmadan yer değiştiriyordum.gittiğim yerler sadece bu şehri bana daha iri harflerle anımsatan sıradan hatta basit kent kıyılarıydı.yaz gözlerinde mavi bir erimeydi.bunu içimizden o en güzel gözlü olanın hatırına kabulleniyordun. diğerleri de benim kadar yorgun muydu?
11 Şubat 2008 Pazartesi
geceden günden
duyuldukça artan
kıstırılma korkusu,
avcuna örtüsüzce bırakılmış, gizli bir mektuptu
sonralar
hiç gelmeyecekti
beklediğin ışıklı günsonları
meltemler kaoslarla
çökerdi bu kente
elde bir yere varmayan adresler
gece vakitleri
karartılmış istanbul,
yakılmış kitap kokularını anımsatır;
yorgun evsiz ayyaşların yüzü
"o zaman gömdüğümüz kitaplar çiçek açtı" der bezgin hatıralar
artık sevda kenti olur hep
gidilesi, günden kaçılası!
güçsüz bir aşkın şiiri
hep yarım kalır.
elde kadeh
sabaha vuran yüzünü görürsün camda
buğusunda günü karşılarsın;
dışına taştığını bile bile.
yazılmamış
aşk mektuplarıdır istanbul
kadın kokusudur,
gece vakti unutulan defterin
kara kapağıdır
okunmuş güncelerin göz yaşıdır
gitmeyi istemekle
kalmak için yalvarmak
aynı kara yazgının
düşman kardeşidir
kanındandır ama
kanını akıtmak isteyen de odur
iki tenha arasında
yüz yüze kalmış,
bir gece vakti
birlikte ıslanmışısınızdır.
birileri bunu unutur,
yok sayar!!!!!!!!!!!!
imkansızın hecelenişine titrer için
dokunmaya kıyamadığın yüzden
korkarsın
güne uyanamamaktan
kanını besleyen kadın gider
ıslak beden resitallerinde
ağlamak mıdır;
apansız sevişme midir teninin yanışı?
kim bilebilir
imkansızı heceleyenlerden başka...
ağlamaklı görürsün
kendini kaldırımda boylu boyunca
burası istanbuldur;
her şeklin bir özeti,
anlamdışılığın esrimesi vardır.
kanattığın kent
kardeşinin kanıdır
üstüne bulaşan sombaharları
ölesiye seversin
ve artık hep gecelerde bulursun
aynada yitirdiğin aksini..
bir-iki-üç tıp
kendine uy
bir türlü geri gelmeyen o mevsimden sonra
hadi rengini bul bu karanlıkta!
uykunu verdiğin o yüze seslen; nasıl da değişmiyor bakışları...
aynı çöl iklimindesiniz ama o üşümüyor senin gibi.
ne çok sözcük bulacaksın içinde
duyulmayan duyurmadığı...
sigaran kendi kendine sönerken tek bir ışığın bile sızmadığı o tenhada
birileri çok sevecek mevsimleri
okuduklarını masal sanacaklar
rahat uykuları olacak geceye gebe kalmayacaklar
şaşkınlığına bahaneler uyduran çocukların olacak
avuçlarında doğurduğun kara yazgılı...
hadi duyur sesini karanlığa!
senden rengini çalan bir gömüt gibi karşında duran karanlığa...
gözlerini kapayıp açınca geçecek sandığın acı, öz be öz mevsimin olacak
umut masallarındaki kahramanlara aşık çocukları seveceksin...
senden uzakta duran bakışlarının değdiği yerlerde arayacaksın geçmişini..
bulamadığın yerlerde mavi tuzaklar bekliyor
hadi doğur bütün yalancı çocukları...
içleri kan toplasın yalan masalları olsun.
amerikan bezi-deli diyenle derilen arasındaki farkı kimbilebilir ki...
titreyen sözcüklerle konuşmaya
bir kentten diğerine gitmek ne kolaydı
alev alırdık kuru serinliklerde
güne başlar gibi değiştiriverirdik biz gelmeden üzerimize biçilmiş hayatı
yarın öykülerde varolan bir yerdi hep gideceğimiz
çok da uzak değildi
yürünerek daraltılabilirdi acının yolları
sağanaklarda susmadan koşacak kadar
biliyorduk "hiçbir öykünün sonu bir mezcuba teslim edilemezdi"
giydiklerimiz kollarımızı bağlıyordu; çok da sıkıyordu. neden demedik
nedenleri biz bilelim istedik
kurumuş, kitaparası papatyalardan arta kalandık
sayfalar sarardıkça çiçekler gibi eskidi hatıramız
belleklerde
derin uçurum oldular
içine düşüp durduğumuz
bıkmadığımız
inandığımız
yasaksızdı karartma vakiydi oysaki
ay edepsiz kavuşumdu
bunu kollarımızı arkada sıkıca kenetleyenden mi duymuştuk
çıplaklıklar içimizde
yağmuru değil
kana batmış çocukları büyüttü
üstümüz lekelendi
acı, kan, sokak koktu beyaz
kollarımızı sıkan o beyaz
amerikan bezindenmiş
ondan canımız yanmış tenimizde hışırtılı yarıklar bundanmış
SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)
bu gece alkolle sabahla.ona de ki: KANIMA KIRMIZI RENGİ VEREN KİŞİYİ KAYBETTİM.k.iskender
Zafer(dede) "dayı sensin"
doğum12.08.1958----ölüm 08.12.2000 gitmedin gidemedin beni götürmedin bense kalamadım
düş zaman peşime
sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...
her şey
onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de
zaman ki sonsuzdur
yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.
gece gündüzün devamı değildir.
yüreğin sisli puslu biricik kuytusu...kayan yıldızların bir mucize olduğunu fısıldıyorum size. duymadıklarınız yalnızca unutmak için yaşamanızdan
tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.
FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri
ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ
ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben
selçuk baran
haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?




