sözcüklerle aşılabilen engelleri bilene...ve ANNEME

bazen suskunluk gerekir...her şeyi bilmek için belki de hiçbir şey bilmemek gerekir deniyor...kimbilir..en iyi bildiklerimiz,yavaş yavaş unuttuklarımızdır.ama sesin yerine bir tek yazı kalıyor.karanlığı yırtan sözcükler kağıdın aklığında kovuyor cehennemi,kimbilir.....tek bildiğim yolla damıttım güzelliği acıdan.yazıyla.kağıdın o kesif kokusu yok belki ama ulaşabildiğim sizler varsınız.okuyana,okuduğunu önemseyene bu yazılar...
sayfaları çevirir gibi okuyun diye düzenledim bu defa.parmaklarınız dokunduğunu sansın diye..okumanın salt kitaplardan olacağına inansam da sözcüklerimi dostlarıma ulaştırmadan edemedim.hoşgeldiniz morcennetime...(birer iz bırakın çekip gitmeden önce.buradaydınız ve ne çoktunuz...hiç unutulmasın diye)

BU ARADA SÖZCÜKLER.... ANNEME ADANMIŞTIR!!!!

08 Temmuz 2009 Çarşamba

geç...


bir yüzün ayaküstü bıraktığı iz..lekesinden tanıyorum.üzerimde ve unutmaya yeltendiğim her şeyde. geldiğinde ağlıyordu; bir yanında hiç bilmediği hayatların yükü..onca ağırlığı nereden bulduğunu soramadım. içlerinde tanıdığım yaralar. ona uymayan, hep biraz fazla gelen. en ince yerinden kopacak birazdan ve yıkıntılar arasında yüzü biraz daha çocuk. yaşlanmayı umup git gide bedeninin gençliğine hapsolan. baktığı yerde biçimsiz ızdıraplar kımıldanıyor. oysa artık yeri yok gözle görünmeyenin acısına ağlamanın. bilmiyor. fark etmeden biriktirdikleri zamanın kuyusunda aksini saklayacak artık. karanlık ve ışıklar içinde. bir çocukluk hatırasının böyle erken tanığı olmasaydı...kimselerin anımsamadığı bir kuytuda, bir kadının elinden tutuşumun geç kalmış ortağı oysa. bir zamanlar diye başlayıp boş yüzlerin arasında sustuğum o hatıra ansızın karşımda.onun sözlerinde. elimi uzatsam yok olacağımı biliyorum. o bilmiyor.hayat her yerinden kırılıyor yine. unut her şeyi, buralarda biriktirmenin adı deliliğe ilişik diyorum.sesim kendini eziyor.
bir çocuk ağlıyor. kocaman adımları atmaktan vazgeçmek için geç kalışına.

03 Haziran 2009 Çarşamba

ben'Siz

mehmet'e...

Bir yokluk arasında, içi dışı bir yalnızlık gölgesinde geçer zaman…

Nefes nefese üç kelime duyulur sadece. Birbirine benzemeyen, ille de birbirini anlatmaya yeltenen…kayıt dışı anılar içinde tek başına olabildiğince uzağa ama hep aynı yere; ilk kitaba koştururken bir sonrakini yitirmeye yazgılı; yitirdiğinden habersiz dönüp duran gölge şimdi: adımı sahiden unutmuş gibi yapan..bana benzeyip git git yaşlanmayı bile beceremeyen.

Coşkusunda başka başka yüzlerin jilet izleri ... Ağır aksak kanayışta bile ne kadar tükendiğini, tükenirken neleri tükettiğini göremeyişin o tuhaf; o belli belirsiz izleri: ıpıslak yine. Cümleler kurmaktan cayıp suskuyu erdem sayanlara dahil olan ama aslında eskisinden çok konuşan yaraya benzeyen o ben…bir yerlerde o küçük çocuğa gerçekleri yalancı bir dille anlatmaya yeltenirken yaralar dile gelmiş; tuhaf bir iklimde serpilmeye durmuştu. Şimdi kanında bir benzerim dolaşan çocuk, hiçbir hatırayı anımsamayacak kadar sahici bir kılıkta ve dilsiz ve çok uzak bakışlarla eklemli yaşayıp gitmekte...

Usul usul seslendim oysa. Yapabildiğim yerde yüzümü eriten cehenneminizdi. Her şeyi bilip, hiçbirini anlatamadığım o ufak hikayeler, anısız/belleksiz bir çocukta büyüdü. Bütün ızdırabı onun ceplerinde bırakıp kaçmak benim fikrimdi. Siz sadece tanıklık edip gidecektiniz. O bile fazla geldi, yüzüm içinize bulaştı. Bazen hiç olmadık şeylerden, onurlu kahramanlar yarattım; gölgesinde uzun uykulara daldınız. Nasılsa sonuna doğru lodos kokan bir kent bu sihirli yalandan sizi çekip çıkaracaktı. Bir delirişin, olmayan bir masalcının sözlerine kanışınız bundandı. İnanmayı seçip, unutmaya koyuldunuz. Ben bir yerde başka dillerde konuşup en sevdiğiniz yalanları hatırlattığım sürece sıkıcı oyunlarınıza dahildim.. Acımı çağrıştıran cümleler ağzımda dolanıp, iyilik-esenlik cümleleriyle size değerken ya da hiç görmediğiniz hayatların kederi kahkahalarınıza karışırken..oyun bozulmadıkça, balonlarınız en çiğ renklerle göğe koşturdukça..

Oysa zaman esriyip, bir an için yanılır bazen… en son söylenecek, en güzel uykuları tatlı bir nefesle bölecek sözler, zamanın pençesinde çığırından çıkar, diller dolanıp, yalanlar unutuluverir… ve bütün masallar gibi bitmeyeceği, başından belli bir anlatı yüzünüzde korkudan lekeler bırakır…bir çocuk yüzü görürsünüz yüzümde: belleğini yitirmesi için günahları seçtiğim çocuğu. ve lodosun her zaman ılık bir esinti getirmediğini, vakti dolmuş bir ay çabukluğunda, kıyıma dönüştüğünü anlatır size biri..kendi el yazısıyla…icabına bakılması gereken bir itiraf mektubunda…

02 Mayıs 2009 Cumartesi

paslı bahane

bir yerde, en eskimiş yerinde içinin, kırılacağı anı beklemekten yorulmuş, tutsaklığına bahane aramaktan bile çoktan vazgeçmişti...artık tende iz bırakan acıların yanışını bile duymuyordu..bir adım sonrası , ya da koşar adım gitmek dünün kaldığı yere..hepsi aynı yazgının ahenk yoksunu geçişlerinden biriydi...bir eksik bir fazla...ne olacağı belirsiz bir karşılaşmanın telaşı gözlerindeki ışıkla birlikte gitmeye hazırdı..çoktan gittiğini göremediği aynaların kırılıp ellerine batışı, kanın usulca akışı bile duyulmuyordu teninde..acıdan yoksun, telaşı yitik ve sonranın beklentisinden caymış bir karaltıydı. herkesin arkasından bakıp nerede kaldığını, zamanın hangi anda düğümlendiğini düşünmeye yeltendi.boşvermek bir oyundu eskiden..bir şeylere yok olduğunu tokat gibi anlatmanın en güzel haliydi..onu bile yapamazdı, boşverileceklerin her biri çoktan anılar arasındaydı.yüzü yok, bahanesi paslı...
aradan ne kadar zaman geçmişti..beklemeye başlayıp neyi beklediğini bile unuttuğu o kısacık an ömründen neleri alıp hiç bir yere bırakmıştı? bilmedikleri, aramaktan vazgeçtikleri, zorlu bir konuşmayı öksürükle başlatan o aceminin sesinde yitmişti çoktan. sayrılı bir dönem özeti ellerindeki ize, yaşlandığının çığırtkanlarına yansımış, çok eskide kalan güzel bir hikaye, git gide bir yanılsama, hastalıklı bellek oyunu gibi oracıkta kendine benzemişti. bir kalbin ansızın duruşunu, durabilişini düşündü..her şeyi sonlandıracak, en çok da bu anlamsız bekleyişi "beklenti" olmaktan çekip çıkaracaktı. olmuyordu. zaman sadece burada tıkalıyken, bir yerlerde olanca hızıyla yenilenirken böylesi bir kurtuluş, gölgesiz varlığı için çoktu. kimse dönüp bakmayacak, burada sıkışıp kalan bedenini sökercesine hayata karıştıramayacaktı. çoktan öldü sanılan, adı giderek hafızada başka isimlerle karışan ve bütün hikayelerdeki bir soluklanmadan ibaret bir hiçe iliştirilmişti.
kalbi kim söktü yerinden.ya da bir başka yüzün gölgesinden nasıl da eksilivermişti.kendi bile hatırlamazken, aklında birbirine dolanmış bütün isimlerin hatıra çöplüğünde nasıl yer edinebilirdi? bununla acımıyordu, bütün aksi olasılıklarla açılmıyordu içi.. artık yerlebir varlığını, farkettirmeden yok olan gölgesinin bıraktığı boşluğu seviyordu. ölüm bir yerde, başkalarının kurtulma umuduyken, kendi coğrafyasına hiç uğramayacaktı zaten.olduğu yerde, arada bir zamanda çürümeyi biliyordu..daha öncekilere benzemeyen ama birgün olacağına hep inandığı...

12 Nisan 2009 Pazar

bir zaman susarsa söz, irileşerek uzaklaşan pasın izini sürüyordur, ya da büyük bir duvarın altından birilerine bir el uzanmıştır; ; yer belirsiz, yıkıntı yok sayılacak kadar uzak-gölgesiz...el kalakalır; ucundaki nefessiz. ve birden bir şey olur. daha iri bir çöküntü kendine gölge salar.artık yitecek bir şey yoktur ve öylece beklenir yenileri.
ayağa kalkamıyorsam bir sözden diğerine; yıkımlardan hayatlara evrildiğimden..sözler bencildir çok zaman, elin kalem tutamayışına aldırmaz.daha fazlasının yoksunluğunda kendi kanıyla beslenen, ölmemekte-her nedense- direnene acımaz. bir bir eksiltir cümleyi...ardı ardına yıkılan duvarlardan hayat çıkmayacağını anlamaksa yılların posasıdır.anlayıp dinlemekse, bin yıl yaşasa büyüyemeyene göre değildir....üzgünüm.bir yer çok kan kaybetti..ve kurabileceğim hiçbir cümle acının yerini imleyemedi...

12 Ocak 2009 Pazartesi

kıpkırmızı şiirim benim

gece yarısı elimde kırılan kadehin dudak izi

yaslı yorgun bahçelerde çığlıklarla büyüyen o ağacı

anımsa

bir çocukluk ya da ilk gençlik..

adına ne dersen o kabulüm

yalnız sonrası olmasın

son cümlede bir duraksa isterim

kadın kokan bir sokakta

yine bir kadın sesinde sabahladığını bileyim...

bu yeter bana..

28 Aralık 2008 Pazar

Kalp K'aralar


Kalp karalar…ıssızlıkta kalırsa, birbirinden ağır sözlerin gölgesinde durur ve kurar..güzelin kıyımı böyle başlar aslında. Bir aklın, yetime, kendine acıyan bir esintiye dönüşmesi an bekler. Uygun yerde ve zamanda..aslında birbirini tutmayan uyumların sanrısında. Kalp karaladıkça yalnızlaşır, ağırlaşır.
Tut tutabilirsen. Eline değen kırmızısında hayat mı var yoksa arafta bir soluklanma tuzağına düşen hiçlik mi? Kim bilebilir, kendine ettiğin kötülüğün kaç bucak olduğunu…Neyle bedellenip yüzüne tokat gibi çarptığını.. Asıl ağrıyan gözlerinken ve kalbin giderek bir et parçasından çürümeye dönerken cümlelerin asılı durduğu ana benzemektir bu. Kendine dönen ve içinden çıkıldıkça karalanan.
Bir kent bozgun yiyor yine..aynı kent değil. İçindekilerden herhangi biri..en olmadık zamanda yenik düştüğün ve yine de sevmekten cayamadığın. Bir yangın, lal bir yaralanış ve intihar söylentileri arasında yaşamaktayım diyen o cılız ses..asıl aldanışın budur belki. Yaraların yeni yerlerinde huzursuz işte! Rahat durmayacaklar.
Yaralar kalbin ağrısında kara.. Bozgunlar arasında inatçı bir tutunmaya gereksinmek…hem de ölesiye yaşam sevinci içinde… Yere yığılmanı seyrederken kimsenin aklına gelmeyendir hangi kalbin karasında geceyi bölüştüğün.
Ay bağıra çağıra batarken gün doğumuna koşuşmalar görüp gitmeye yeltendiğinde ansızın bir akşam üstü..Tenha bir sokaktan geçişin ve açık penceren gelen kokular çelecek aklını. Orada kalmak senin seçimindi dediklerinde verebileceğin ağız dolusu cevabı o an orada bir pencerenin önünde ezişine aldırmayacaksın.
Bir bozgundur bu yenilmelere alışmanın başlangıcı…Kentinle birlikte gömdüğün kalbini durmadan arayışının, sonunu bilmeden iri cümlelere kalkışmanın….

19 Aralık 2008 Cuma

19.12.2008 tarihli Radikal Kitap Eki'nde yayımlanan yazım....

Pişmanlığın da izi var



Kimi yerde yarım bırakılmış, kiminde acımasız bir sona okuru hazırlayan öykülerden oluşan ‘Rüyalarının Kızı’, birbirinden güç alıyor gibi görünse de bağımsız hayat parçalarından birer kesit. Çocukların ve kaybetmeye odaklanmış yaşamların özel bir yer edindiği altı öykü bildik kavramlara kafa tutan irkiltici simgelerle örülmüş

AYŞE SAĞLAM (Arşivi)

Bir yerlerde unutulmuş, eninde sonunda hortlayacağından emin olunan pişmanlıklar bölüşülebilir mi? Hayatın acımasız renkleriyle dolu bir aynada yüzüne bakan, sadece yaşlandığı gerçeğiyle mi karşılaşır? Ya zaman hesaplaşmanın yüküyle o aynadan uzatıverirse başını...
Bir yaşamın içinde, kuytuda kalmış, görmezden gelinmiş, unutulsun diye beklenmiş; azap dolu hikâyeler biriktiğinde, dile gelmeleri için üzerlerine koşar adım giden birileri vardır mutlaka. Gücünü, bir şeyleri yerle bir eden yaşamdan alır; gerçek masalların anlatıldığı hikâyelerle unutmanın mümkünsüzlüğünü anımsatırlar, yeniden!
Olanı olduğu yerde bırakmak yerine rüyaya bulanmış buz gibi gerçeğin ustalıkla anlatıldığı yaşam dolu hikâyeler Burak Evren’in kaleminden, Rüyalarının Kızı’yla söze ve cana bürünüyor. Bildik renkli rüyalara benzemeyen, mutlaka birilerini ürkütecek türden, yaşama ve ölüme akraba sözcükler kimi detayları anıştırmakla kalmıyor; hayatın onlarla yüklü olduğunu haykırıyor. Ölümün örtülü anlamlarla hep bir yerlerden başını uzattığı öykülerde, yaşayıp gitmenin, bir şeylere ilişmeden ‘son’u beklemenin hiç de kolay olmadığı yinelenirken, yarım bırakılmışlık hissiyle kavrulan hayatlar aramızdaki yerini alıyor. Hesabı sorulanla, soran bir yerlerde mutlaka karşılaşıyor. Haksız bir hesaplaşma değil bu. Herkesin sözünü söylediği; ya da söylememeyi seçtiği için bir bedel ödediği; kuralları belli bir oyun...
Yazarın dilinin ustalıkla yönlendirdiği, zamanı olmayan bir ara durakta olup bitiyor her şey. Bu zamansızlık içinde bilinç akışına benzer geçişlerle, dünden bugüne uzanan ama andan çok anıların yönlendirdiği bir yolculuğa çıkıyor okuyucu. Kurmacanın içinde kaybolacakken ansızın beliren gerçeğin soğukluğu, sözü edilen anların önemini söküp atıyor.. Kimi yerde yarım bırakılmış, kiminde acımasız bir sona okuru inceden hazırlayan öykülerden oluşan Rüyalarının Kızı, birbirinden güç alıyor gibi görünse de bağımsız hayat parçalarından birer kesit aslında. Çocukların ve kaybetmeye odaklanmış yaşamların özel bir yer edindiği altı öykü bildik kavramlara kafa tutan irkiltici simgelerle örülmüş .
‘Tünel’ ve ‘Sula’ adlı iki öyküde benzer bir yarayı farklı dokunuşlarla ele alan yazar, dipsiz ve karanlık bir kuyuya sözcüklerle uzanıyor. Suçlu ve kurban durumunu aynı anda yaşayan, acımasız hayat içinde yer edinme çabasındaki çocuklar aracılığıyla yetişkinler sorgulanıyor. Geç kalmış itiraflar, cesaretin korkuyla yer değiştirdiği ve oyunmuşcasına yinelenen mutsuz hayatların sözünü eden ‘Rüyalarının Kızı’ aynı zamanda kitaba da adını veren öykü. ‘Uzaktaki Işıklar’ isimli öyküde de “geleceğe dair hayallerim beni hangi arada terk etmişti de bu hale...” sorusu, hesabı görülmeyen yaşam içinde soluk almaya benzer bir isyanı, yıllarla biriken bir hayıflanmayı özetliyor.
2008 Yaşar Nabi Nayır öykü ödülünü alan Burak Evren, akıcı bir dilde, gerçek-rüya arası bir zeminde biçimlediği ilk kitapla selamlıyor okuru. Tedirgin eden, irkilten sarsıcı imgeler, çok iyi bildiğimiz gerçek hikâyeler yazarın dilinde unutmama cesareti isteyen, yüzleşmenin kolay olmadığı bir serüvene dönüşüyor. Rüyalarının Kızı, aynadaki yüzde zamandan çok anıların; en çok da pişmanlıkların izinin birikeceğini anımsatıyor: dolaylamadan, sakınmadan...

RÜYALARININ KIZI
Burak Evren
Varlık Yayınları
2008
88 sayfa
9 YTL.

03 Aralık 2008 Çarşamba

bir şey söyle!

Gücün er ya da geç bitecekti. Bir hikayede hep konuşan olamazdın; sesinin soluğunu keseceğini söylerdin. İnanmazdım. Tıpkı ellerimde ve yüzümde, aynaya her bakışımda gördüğüm yansımanın giderek silikleşmesine inanamadığım gibi. Özlemek ağır işti; sen bunu bilir gibiydin. Bazen içine dönen; bazen kalbinden hızlı koşan gözlerinde görürdüm. Neye benzediğini bilmediğim, yabancı bir şeydi üstelik. Nasılsa öğreneceksin diyemez; daha hızlı konuşur, daha deli bakardın. Yokluk bıraktığın yerlerde izlerini bir kutsal emanet gibi saklayacağımdan emin, her şeyi biriktirirdin. Bir gün lazım olacak nasılsa….hep dediğin, hep kızdığım gibi..Bir gün lazım oldu. Gün geldi her şeyden çok onlara gereksindim. Eriyip giden hatıranla başa çıkmak için ellerinin değdiği her şey mabedim oldu.

Şimdi başka yüzlerdeki garipsemeyi tanıyabiliyorum. Yanındayken senin bende gördüğün şeyi iyi biliyorum. Sormadıklarım, ertelediklerim, neye yarayacak bunlar dediklerim hayatımın baş ucunda..Bir ömre yetecek özlemle, eksik kaldığın cümleleri doldurmak işi bana düştü. Yüzümde senden alıntı izlerle birilerine özlemden ötesi yoktur demeye çalışıyorum. Sözle değil izle anlatılabilecek, tanıdık ama hiçbir şeye benzemeyen…

Senden sonra birgün mutlaka lazım olacak hiçbir şey bulamadım. Sesinin sinmediği kırıntılardan hayat çıkarmayı beceremedim… Senin yarım bıraktığın bu hikayede kimse konuşmuyor artık. Hani biri çıt çıkarsa büyü bozulacaktır….Öylesi bir bekleyiş içinde birbirinin yüzüne bakamayan öykü kişilerine benzedik. Bir daha konuşamayacağımızı biliyoruz. Sustuklarımızın ardında senin olduğunu, paylaşmayı beceremediğimiz sessizliğinin beklediğini; ama ilk cümleyi söyleyen olmaktan kaçtığımızı da…

08 Kasım 2008 Cumartesi

bir şeyler...ama ille de eksik!


bir söz ve susuş..kalbin ritmini ayaklandıran adımların izinde. yolun sonu hep aynı yere vardığında söz kendine kapanır; aynı isimle çağrılan; birbirinden habersiz iki çocuk...yaşamı sahiplendiğini sanan, hayallerin kapı eşiklerinden sığmayacağını bilmeden büyüyen... zaman alıp başını giderken, hayaller bir bir geride bırakılır. terk edilen o yer yıllar sonra bile aynı kalsın diye. zaman acımasız bile olamayacak kadar kendine dönük...hoyrat ve sakar! neleri yıkıp yaktığından habersiz.kimlerin yüzünde keskin, dibe çöreklenmiş izler bıraktığının da...
isimler aynı kalır; sesleniş de..ama seslerin içindeki o ince duyuş zamanın ellerinde tuzla buz..kurumuş yaprakların hazin sesi.çocukluğun üstüne basmaktan zevk alışına aldırmayan...nasılsa bir yerlerden hortlayacak, kendinin olanı çekip alacak. zamanın aymazlığıyla tanışmamış iki çocuk.. belki daha fazlası. biri büyümenin gereklerini bir çırpıda kavrayacak, diğeri hep kavruk..sanki dün daha..çocuk işte çocuk....
resim:BESTE AKPINAR

17 Ekim 2008 Cuma

17.10.2008 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanan yazım

Onun sessizliği edebiyatı eksik kıldı

İLÜSTRASYON: SEYHAN ÇELİK

17/10/2008
AYŞE SAĞLAM (Arşivi)

Füsun Akatlı’nın ‘ramp ışıkları onu hiç aydınlatmamıştır’ dediği, Tomris Uyar’ın ‘rejimi düzenli bir ırmak’ olarak tanımladığı Selçuk Baran gerçek anlamda gösterişten, abartılı sözlerden, büyük iddialardan çok uzakta, yalnız yazma duygusunun erinci için yaşamayı seçti. Sesini duyuramadığını anlayıncaya dek durmadan üretti

Bir şeyleri beklemenin, yarın denene yürümek kadar zor olduğu, dibe çöreklenmiş ayrıntıların diliyle konuşan solmuş bir masal zamanından çıkıp gelmiş bir mektup... Uçsuz bucaksız kırların, yapraklarında deniz sesi uğuldayan ağaçların, yalnızlıktan acısını bile unutmuş kadınların, ümitsiz kaçakların dilinden; vaktinden çok önce ‘sessizce’ gitmiş, yıllar süren bir suskudan yorulmuş eski bir dostun el yazısıyla yazılmış... Yansıdığı hayatların grisini, unutulmuş çiçek adlarıyla, hayatları kıskıvrak yakalayan mevsimlerle ve dilindeki gerçeklikle renklendiren Selçuk Baran, edebiyatın yaşayacağı büyük yoksunluğu; vicdan sızısı ve hüzünle anımsanmayı göze alarak bir Kasım soğukluğunda çekip gittiğinde ardında yedi öykü kitabı, üç roman ve çok sayı da yayımlanmamış yapıt bıraktı. Yaşamın ve ‘küçük insanların’ gözden yiten büyülü ayrıntılarıyla yüklü öyküleri yıllarca ulaşılamaz bir uzaklıkta durmayı sürdürdüler. Kitapları uzun bir süre basılmadı. Ardında bıraktığı boşluktan sızıp yiten, sadece eşsiz öykücülüğü değil, yaşamın gözden yiten ayrıntılarında can çekişen hayattı. Ta ki öyküleri Ceviz Ağacına Kar Yağdı ismiyle yeniden ve toplu halde yayımlanıncaya kadar... Ceviz Ağacına Kar Yağdı salt bir öykücünün ölümünden sonra yayımlanmış öyküleri olmakla kalmayan, Selçuk Baran’ı hayattayken keşfedemeyenleri hâlâ yeniliğini koruyan bambaşka bir öykücüyle tanıştırma sorumluluğunu da taşıyan bir armağan.
Füsun Akatlı’nın “ramp ışıkları onu hiç aydınlatmamıştır” dediği, Tomris Uyar’ın “rejimi düzenli bir ırmak” olarak tanımladığı Selçuk Baran gerçek anlamda gösterişten, abartılı sözlerden, büyük iddialardan çok uzakta, yalnız yazma duygusunun erinci için yaşamayı seçti. Sesini duyuramadığını anlayıncaya dek durmadan üretti. Hayatını bir yazar olarak değil; “herhangi biri” olarak sürdürmeye karar verişi aynı zamanda edebiyata ve yazmaya olan inancını yitirmesinin başlangıcı oldu. Oysa henüz hiçbir kitabı yayımlanmamışken, günlüğüne “ Öben kırkımda, ellimde en genç coşkularla yazacağımı biliyorum. Başaramasam da bana verilmiş en güzel şeyleri, bütünüyle yaşamıma katmış olmanın sevincini tadacağım.” diye yazan da kendisidir. İlk kitabı Haziran, 1973’te TDK hikâye ödülünü aldıktan sonra, Selçuk Baran öykücülüğü, dikkat çekmeye başladı. Yedi yıllık çalışmasının sonucunda yirmi bir öyküden oluşan Haziran, sürekli sevgi açlığı çeken mutsuz ve yalnız kadınların, ölüme koşar adım giden ama hayatı son anda kavramanın ızdırabını çeken yaşlıların, karmaşanın uzağında kalmaya çalıştıkça hepten içine düşen erkeklerin ve ille de erkenden büyümek zorunda kalan çocukların iç içe geçtiği; birbirinin yerini aldığı öykülerden oluşuyor. Öyle ki Haziran aslında Selçuk Baran öykücülüğünün yenilenerek ve daima şaşırtarak, birbirine benzer hayatları dillendirişinin başlangıcı. Öykü kahramanları isimleri ve görünümleri değişerek, ilişik acıları farklı tepkilerle yaşarken, bir yandan da bu kadar içinde durup göremediklerimiz karşısındaki acizliği de haykırıyor. Haziran’da İhtiyar Adam ve Küçük Kız öyküsünde “çaresizliğine bir umut gibi sarıldı” diye tanımladığı yaşlı adamın ızdırabı, Baran’ ın öykü kahramanlarının yazgısıdır adeta. Umudu bir çakımlık sevinçlerde arayan, bulduklarıyla yetinmeyi erken öğrenmiş, ama gizliden gizliye buna karşı durmaya çalışan insanlar, bir araya geldiklerinde büyük bir ailenin fertleridir adeta. Unutulmuş, kaderine mahkum edilmiş, seçme şansı olmamış insanlardan oluşan bir ailenin...
Selçuk Baran yaşlanmayı ölüme içkin tutar öykülerinde. Çaresizliğin son aşamasıdır ve çok zaman dönüş yoktur. Geç kalmışların, son anda yakaladıkları yaşama sevincinin bile bir anlamı kalmaz; aksine daha büyük bir azap verir. Yaşamı değiştirecek gücü olanlar, nefes alabilmek için boşluklar açarlar hayatlarında; ya da kaçarlar: “günün birinde kalabalığı silkelemekten ve tek başıma kalmaktan başka bir isteğim olmadığını anlayıverdim.” der Ceviz Ağacına Kar Yağdı(Haziran) öyküsündeki anne. Evini, kurulu düzenini, çocuklarını bırakıp bambaşka bir hayat kurma cesaretini gösterir. Ama Baran’ın öykülerinde yazgı değiştirmenin de mutlaka bir bedeli vardır. Bu bedelin en ağırı, farkına varmaktır çok zaman. “Kaçmak; zavallı, önemsiz bir şeydir. Buna başarı denemez. Ben kaçtım.”

Mevsimler, bireylerden daha güçlü
1978 yılında Sait Faik öykü ödülü kazanan ikinci öykü kitabı Anaların Hakkı, Selçuk Baran’ın en dikkat çeken eserlerinden biridir. İlk kitaptaki değinmeleri anıştıran hikâyeler, yazarın doğayı hayatın içinde algılayışı bakımından da önem taşır. İlişik hayatları işaret etse de şaşırtmayı ve özgünlüğü elden bırakmaz. Yoksulluğun ve kışın benzersiz tasvirleri içinde iddiasız, sıradan insanların yaşamındaki yinelenen yenilgileri, düş kırıklıklarını, çaresizlik duygusunu okuyucuya da duyuran bir gerçeklikle anlatır. Yazar, Anaların Hakkı’nda güllerin sevgiyle koparıldıklarında ölmeyeceklerine inanan, evlenip hayal kurmayı unutan, yorulunca ölen kadınların ve çoğu kez büyük değişimlere direngen hayatlarının yükünün farkında bile olmayan erkeklerin dünyasına çağırıyor okuru. Bu öykülerde mevsimler, bireylerden daha güçlü, daha kararlı. Selçuk Baran’ın doğa; özellikle çiçeklere ve ağaçlara düşkünlüğü öykülerde incecik duyuruyor kendini.
Üç öyküden oluşan Kış Yolculuğu; yazarın deyimiyle “suskunun öyküsü”, ölümü ve kaçışları irdeliyor. Herkesin aslına döneceği, kaçışların imkânsızlığı bir kez daha Selçuk Baran’ın vurgusunda güçleniyor. Kitaba adını veren Kış Yolculuğu öyküsünde beraberinde sürüklediği acılar yüzünden zamanından önce yaşlandığını keşfeder Cemil. Duvarların gerisinde düş kurmayı unutan insanların dramı karşısında irkilir.
Tortu ise bir roman gibi okunabilecek, diğer kitaplarından farklı bir kurguyla biçimlenmiş beş uzun öyküden oluşuyor. Köy-kent ikilemi arasında sıkışan Halim’in hayat kavrayışındaki değişimler anlatılıyor.
Yelkovan Yokuşu, kadın-erkek ilişkisinin evlilik kuşatmasında zedelenişi, toplumsal baskıların yola açtığı kaçışların doğurduğu sonuçlar üzerine kurgulanmış yedi öyküden oluşuyor. Değirmen Öyküsü’nde, bütün öykülerde üstü kapalı söz edilen kısacık ve ‘uçucu’ umutlanma anları na değinir yazar: “çoktan yitirilmiş, yitirildiğ i bile unutulmuş bir şey, bir anı, ruhsal yapılarının temel taşlarından biri belki, vazgeçilmez bir duyarlık nasılsa bulunuverirdi belki de, insanlar gene onu az sonra, şöyle bir dalgınlık sırasında ellerinden kaçıracaklarını iyi bildiklerinden, sevinçlerine hüzün katarak, geçip giden dakikalara sımsıkı sarılırlardı.”
Arjantin Tangoları’nda Selçuk Baran’ın sürekli imlediği, sevgiyi arayan kadınlar ön plandadır. Evlilik kurumunun yıprattığı şey sadece sevgi değil, kadınlık halleri ve yaşama bakıştır. Yazgısı mutsuzlukla biçimlenmiş kadınların yaşamında evlilik, ruh sıkışmalarının, kapana kısılmanın vardığı son nokta olur. Evlenmeyenler ise yalnızlığın yarattığı kırılmada yorgun düşerler.
Hayatın kendisiyle yola çıkan, öykücülüğ ünü gerçeklerle beslemiş; gözden kaçan anları yazdıklarıyla gerçek kılan Selçuk Baran, Feridun Andaç’ ın deyimiyle, “yaşama yazdığının ucuyla bakan biri değildi.” Yazmamayı seçip, sessizliğe çekilmesi, edebiyatı hep biraz eksik kıldı. Zamansı z yokluğ un ardındaki kırılmışlık, yaşama bakışı ndaki ince duyarlıktan esin alan öykülerinin hangi duyuşlarla biçimlendirdiğini de açıklar. Düşerken yeni yaralara yer açan bir kabullenişle, büyüklük telaşlarına hiç bulaşmamış, acının karasını yazdığı halde hayattan haz almayı, çevresindekilere yaşam saçmayı bırakmamış bir yazar Selçuk Baran. Çıkmaz sokakların sonuna dek gitmeyenlerin kaçırdığı büyülü hikâyelerine, gölgesinden ve maskesinden başka sığınacak bir şeyi olmayanların ille de geç kalacağı...

CEVİZ AĞACINA KAR YAĞDI

Selçuk Baran
Yapı Kredi Yayınları
2008
712 sayfa
28 YTL.

29 Ağustos 2008 Cuma

CUMHURİYET GAZETESİ - PAZAR DERGİ 14.EKİM 2007 TARİHLİ YAZIM


Dergi 14.10.2007
Nilgün Marmara 20 yıl önce, 13 Ekim'de gitmişti...
Dünyayla yaralı Zelda

Hayatına dair bütün ipuçları şiirinde saklıydı
Nilgün Marmara'nın. Üstelik şiiri hakkında konuşmayı da sevmezdi. Ece Ayhan'a göre bu gerçek marjinallere dahil bir tutumdu. Cemal Süreya'ya göre "Dünyayla yaralı bir Zelda"ydı, Lale Müldür'e göre "Kalabalıklarda bir Slav düşesi". Erken çekip gitti...

Ayşe Sağlam

Şair "Nilgün'dü / intihar karası bir kardeş / adını verdi Marmara denizine" dedi bir başka şairi tanımlarken "saçları şelaleli bir amazon / içe dönük bir anarşist"... Anlatan İlhan Berk'ti, anlatılan Nilgün Marmara. Yakın dosttular, sonra Marmara çekip gitti, Berk'i, diğer dostlarını Cemal Süreya'yı, Ece Ayhan'ı ve diğerlerini... Sonra dostlarının bir bölümü de aynı yolculuğa çıktı, ama erken giden oydu, tam yirmi yıl önce, 13 Ekim 1987'de.

Nilgün Marmara 13 Şubat 1958'de İstanbul'da doğdu. Kadıköy Maarif Koleji'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Filolojisi'nde eğitimine devam etti; tez konusunu çok sevdiği yazar Sylvia Plath üzerine hazırladı. Bugün de Nilgün Marmara denince akla ister istemez kesişik yaşamları, benzer yollardan geçip aynı dilde yaşamla aralarındaki kavgayı sonlandırmaları nedeniyle Sylvia Plath gelir. Hem dünya hem de Türk şiirini çok iyi bilen, bu bilgisini de değerlendirebilen usta bir kalemdi. Yaşama içkin tuttuğu ölüme sanki hep alay edercesine göndermeler yaptı. İkisini hiçbir zaman birbirinden ayırmadı. Hayat aslında başlarken bitmeye yüz tutuyordu:

"Dünyamsın benim, zorbam, düzenim / Bundan gözlerim göğe çevrili, / ellerim denizde. / Hiç katılmadan sende yaşıyorum, /dirimimsin benim, / doğarken öldüğüm."
Kırılıyor, anlamlandıramıyor, kimselere sezdirmeden diplere varıyordu. Bu, salt kendi dünyasında yaşadığı, dışarıya sözcükler yoluyla akıttığı; dostlarının yanında coşkuya dönüşen hassas ruhunun eseriydi. Dizelerinde bütün isyankâr ve öfkeli tavrının arasında çocuksu saflığını, ışığa ulaşma umudunu da barındırıyordu. Yorulduğu, tükeneceğini hissettiği anlar oldu. Yine de dostları Nilgün Marmara'nın coşkusundan, dostluğundan ve cesaretinden çok etkilendiler. Kimi salt varlığından; kimi yazın dilinden ilham aldı. Yakın dostu Seyhan Erözçelik onu "çocuk hanımefendi" olarak tanımlıyordu. O yıllarda "umutsuzlar merdiveni" olarak adlandırdıkları yerde, derslere girmeyip o merdivende uzaklara dalıp gidişi hatıraları arasındaydı Erözçelik'in. Yaşamı boyunca yazdı ve çeviriler yaptı; yalnız bir kez bir reklam ajansında çalışmayı denedi, ancak ilk işi bir ölüm ilanı yazmak olunca hem çok güldü hem de işi bıraktı. Ece Ayhan'ın sivil şairi, Cemal Süreya'nın ise dünyayla yaralı'sı oldu. Süreya ona Scott Fitzgerald'ın çılgın eşinin adı olan Zelda ismini yakıştırdı.

ŞİİRİNDEN KONUŞMAZDI...
Alaycı bir biçemde ama ille de ölüme yüz tutan şiirlerinde yaşamına dair çok fazla ipucu vermedi okuyucuya. Sadece çok anlamlılıktan herkesin kendinden bir şeyler bulabildiği, aslında çocuk-kadın Nilgün Marmara'nın biyografisiydi yazdıkları. En yakın dostu Gülseli İnal'ın derlediği "Kırmızı-Kahverengi Defter"de bile diğer sanatçı güncelerinden çok farklı notlar, anıştırmalar vardı. Okuyucuyu zorlu bir yolculuğa, labirentler içinde bir oyuna sürüklüyordu. Hayatın neresinden dönülse kârdı onun için; bitmeyen, dinmeyen acının tek bir çıkış kapısı olduğundan emindi. Bunu her defasında dillendirmekten çekinmeyişi, ölüme uzanan yolda yürüdüğünü açıkça tarifleyişi çocuksu cesaretine, biraz da yaşamı çok iyi tanıyor oluşuna bağlanabilirdi. Bir anlamda da dostlarının Nilgün'ü olması bu yaşamla arasındaki tuhaf ve esnek ilişkideki cesaretinden, herkesten farklı oluşundandı. Kızıltoprak'ta eşiyle birlikte yaşadığı evin kapısı bütün dostlarına her zaman açıktı. Evi, dönemin ünlü sanatçılarının buluşma, toplanma yeriydi. Cemal Süreya'ya göre saat beşten sonra kılık değiştiren, ruhu bambaşka bir biçim kuşanan biriydi. Coşkusu ve herkesi kendine hayran bırakan güzelliği bu saatlerde ortaya çıkıyordu. Gözleri eşsiz güzellikte, insanı büyülercesine bakan, konuşan bu kadın, herkesin gerçek marjinal dediği ve Ece Ayhan tarafından tasvirlenen bir hayali bir müzik grubunda bando şefiydi. Ece Ayhan ve Cemal Süreya bir söyleşide Nilgün Marmara'nın şiirlerinden, şairliğinden çok söz etmeyişinden söz ederler. Ece Ayhan bunu Nilgün Marmara'nın gerçek bir marjinal oluşuna bağlar; ona göre gerçek marjinaller kendi şiirleri hakkında konuşmazlar. Nilgün Marmara da zaten yazdıklarını içinde yaşayan;bunları söze aktarırken yalnızlığına çekilen bir şairdi. Çocuksu sevinci, asla terk etmediği masumiyeti, hayatla bu kadar inatlaşırken bir yandan da ona sıkıca sarılma çabasının sonucuydu: "bir şeyden kaçıyorum. Kendimi bulamıyorum. Dönüp kendime yerleşemiyorum. Kendime bir yer edinemiyorum. Kafatasımın içini bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım. Ölü ben'im kendisini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden. Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayrı yalnızlık kendi kendine nasıl eğlenir..."

KALABALIKLARDA BİR SLAV DÜŞESİ
Hayat onun için salt bir bekleme salonuydu. Misafirlerle dolan, insansızlıkla saydamlaşan, yolculuklarda bile bırakmadığı... Bir sene kadar Libya'da yaşadı, sonra da Avusturya'ya gitti. İzlenimleri şiirlerine yansıdı.
Marmara'nın dostlarından biri, yazılarında ve söyleşilerinde adını sıkça geçiren Lale Müldür'dü, kahvaltıları, rafadan yumurtaları Hint baharatıyla sunuşu, kalabalık buluşmalarında dikkati en çok onun çekmesi... Müldür son kitabı "Anne Ben Barbar mıyım?" da onun için "kalabalık toplantılarda bir Slav düşesi" diye söz edecekti. Müldür'e göre; gece yaşamına, konyağa ve aryalara yakışan biriydi Marmara. Cezmi Ersöz içinse esin perisi ve gerçek bir dosttu. "Kırk Yılda Bir Gibisin" adlı kitabında "Biraz Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnasıydın, biraz Ahmed Hamdi Tanpınar'ın Huzur'da anlattığı Nuran" diye yazıyordu "en çok da Nilgün Marmara'ydın.Yine Tanpınar'ın Bir Yaz Yağmuru romanındaki o büyülü, uçarı kadında da senden çok izler vardı. Masum bir sevinç için ikbal yakan kadınlardandın sen". Asla yerleşik olmak istemeyişi, hayata saplanıp kalma fikrinin şiirine yansıyan kâbusu, kendi çığlık tünellerini oluşturdu. "Cam kırıklarından bir elbise" giyerek hayat içinde, insanlar arasında yaşadı. Bu karanlık tünellerde yalnız başınaydı. Ne kimseyi dahil etti; ne de akşam beşte kılık değiştirir gibi üzerinden attığı bu acı renkli elbiseyi birilerine gösterdi. Birilerinin dostu, sırdaşı, eşi, ilham perisi oldu. Yine de pek çoğu onu, şiirlerinde bağıra çağıra dillendirdiği ölüme taşıyan gerçek sebebi bilemedi. Kimi hafızasını yokladı, kimi ipuçlarını sonradan birleştirebildi. Ama herkes için 29 yıllık bir yaşamın sonlanışı kekremsi bir tatla yıllarca içte çağıldayan bir yara oldu. Her ölüm erkendi; ama Nilgün Marmara için daha da erken. Oysa o en son söylenecek sözleri en başta dile getirmiş, bekleme salonunu terk etmek, çağırdığı ölüme gitmek için bütün hesapları görmüştü. Cemal Süreya, Marmara'nın ölümünden sonra bir anısında şairin, bir dosta ölüm tasarısından söz ettiğini hatta ölmeden beş altı gün önce "Aydan el sallıyorlar bana" dediğini anlatmıştı.Bir başka durağa varma arzusu, yeni yolculuğuna çıkma zamanı kendince belirlediği biçimde ve anda geldi, bunu kendi yöntemiyle; ancak çok hazin bir biçimde gerçekleştirdi: "ölürken kahkahamı ona bırakacağım, kış uykusundaki melek"

Güzel kahkahasını kime bıraktığı elbet bilinmiyor; ama sözcüklerini, yaşamının izlerini kimlere, nasıl bir etkiyle bıraktığı apaçık. 29 yıllık yaşamı 13 Ekim 1987'de İstanbul Kızıltoprak'taki evinde son buldu. Kentlerin havaalanlarından çok düş alanlarına gereksinim duyduğuna inanan "Dünyayla Yaralı Zelda", Ece Ayhan'ın anlatımıyla, "üzerinde mor bir elbiseyle, denize ters yönde bir çığlık bile atmadan, kendini 6. kattan aşağı bıraktı." Ölümünün ardından en trajik yorumu Nejat Bayramoğlu yaptı: "Bizim hiçbirimizin yapamadığı şeyi yaptı kız". Yaşamı boyunca çığlık tünelleri kazıyan Nilgün Marmara ölüme giderken hazırlıklıydı. Sevdiği renge bürünmüş, çığlık bile atmamıştı. küçük İskender'in deyimiyle, Nil'de Gün Ansızın Battı! l

SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)

SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)
bu gece alkolle sabahla.ona de ki: KANIMA KIRMIZI RENGİ VEREN KİŞİYİ KAYBETTİM.k.iskender

Zafer(dede) "dayı sensin"

Zafer(dede) "dayı sensin"
doğum12.08.1958----ölüm 08.12.2000 gitmedin gidemedin beni götürmedin bense kalamadım

düş zaman peşime

düş zaman peşime
sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...

her şey

her şey
onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de

zaman ki sonsuzdur

zaman ki sonsuzdur
yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.

SELİM İLERİ

SELİM İLERİ
kalbimin sızısı...hiçbir şeye benzemeyen.herkesten kıskanır gibi sevdiğim...

tezer&deniz

tezer&deniz

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.

deniz bilgin

deniz bilgin
sessizce yittin; sesini duyan????

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri

.....

.....

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil\
ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben

selçuk baran

selçuk baran
haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?

Die Verwandlung