sözcüklerle aşılabilen engelleri bilene...ve ANNEME

bazen suskunluk, her şeyi bilmek için belki de hiçbir şey bilmemek gerekir

16 Ekim 2010 Cumartesi

apopse...


okuyamayacak olanın güzel hatırasına....


...back to how it was

o nasıl geri dönülür bilmiyor...artık hatırlamıyor galiba.aylar içte bir yere sokuldu.bir yüz kaldı avcunda.belli belirsiz.kesik kesik soluyan...
bildiklerinden habersiz...aklından geçenlerden korktuğu.ilk anı, neyle geldiğini bir kahve falından anımsıyor yalnızca.sürreal bir kovalamaca bu.suya çizilmiş bir yüz.uzak yollardan, çok tanıdık bir iklimden düştüğünde sokağımız buzdan arınmamıştı daha.
selamlayıp geçtiğinde bilmiyordu,söylediği tek kelimeyi anlamadığını...baktığı yerde, yeni kurtulduğu ve hala izleriyle-isleriyle dolu olduğu bir yangın, baharla iyileşecekti. baharın ardından kavurucu yaz, gideceğini söylediğinde başka bir yangının "yabancı" habercisi...
"geri dönelim,eskiden nasılsak öyle kalalım" denir mi,başka dilde başka bir duyuşla?
gemilerle mi geldi gerçekten yoksa gemiler hep oralardan gelirdi diye mi inanıverdi? o bunu "ben seni görmüştüm" diyenin sesinde ıslık gibi duyduğunda anlayamazdı. konuştular çok susarak,çok anlatarak..yalansız en güzel,en tuhaf şeydi bölüştükleri.doğruluk cesaret isteyen bir kapıydı aralarında.aynı mevsim, aynı sözcükler başka dilde...
açık pencereden yaz sıcağına paralel kesikler atan rüzgar sokulduğunda, ay'la sevişen bir kadın, yolculuğundan korkan bir adam, artık yazgısına razı gelmekten esrimiş bir başka kadın konuşuyordu.üç ayrı dilde.aynı cümlelerle. gemiler gitmeye başlıyordu.liman limandı.ortak kelime bulundu.gidilecek ve döngü kendine benzeyecekti.oysa..ama...cümlede yersizdi.herkesin bildiği cümlelerden sakınılmalıydı...
-sen giderken ben ağlamayacağım..
-ben giderken arkama bakmayacağım.
sözler verildi..gülümsetecek tek yalandı bu aralarında.acıyı enine bölen...
"evden çok çok uzakta annesiz çocuklardı"annesine doğru yola çıkacaktı.ardından uyanan son kadına.zaman geri sayımda,boğuk seslerle dokunuyordu saçlarına.kokular karıştı, sözler verilmedi bir daha.ışığa tutulunca mor renkte ışıyan bir cam,elini sıcak tutsun; saçları öylece son anda iliştirilmiş bir heykelcik onca anıyı hep akılda bıraksın diye alelacele tıkıştırıldı çantaya.o büyülü dans,acı veren son görüntüye evrildi.birileri daha vardı.gözdeki yaş,sesteki çatlamayı örtpas edecek dostlar girdi araya.artık geceyarısı sokakları, yepyeni hayatlar,esrimenin binlerce yolu geri dönüş yolunu hatırlatmak üzere yola serpilenden ibaretti.
acıyarak denize karşı dans eden adamlar, yabancı akrabalıkla yasa eşlik ettiler..tuhaf sözler kaldı,okunmasız el yazıları sayfalardan taşan...
bir kadın uyandı o sabah.rüzgar yaza yenik düşmüş, kış hesaplaşmasını beklemek üzere gemileri sayıyordu.mavisi belirgin bayraklı olanlara fısıldıyordu.

başka dilde,kimselerin anlamayacağı hikayeler kaldı gölgeler gibi,ayakizleri kadar.
yağmurlar başladı sonunda.kış çığlık çığlığa soludu üç kere.şarkılar geceyi sımsıkı tuttu hatırda. boğazın ışıklarına acıyla son kez bakmak ne demekti.gitmek peki..giderken kalanı yolcu etmenin hangi cümlede yeri olabilirdi?

29 Nisan 2010 Perşembe

HER ŞEYİN SONUNDAYIM. Tezer Özlü Ferit Edgü Mektupları

“EN ÇOK VE EN UZUN SANA İNANDIM”.
Kent hala kış yüklüyken, bahar dallarıyla camı tıklatıyor biri. Çok uzak ve dönüşsüz bir yolun sonundan bir kez daha uzatıp incecik boynunu ‘duymadıklarınız yalnızca unutmak için yaşamanızdan’ diyor ve kente aniden bahar geliyor…
Sözcüklerden, günden-geceden ve hayattan bunalıp, yazgısını gitmeye; en uca varmaya çevirdiğinde biri, geride bırakacağı boşluğu hesaba katar mı? Tezer Özlü 86’ dan beri hiçbir baharın anlatılarındaki kadar gerçek olmayacağını, korktuğu gibi aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama nasılsa hiç unutul(a)mayacağını öngörebilmiş miydi? Ve Ferit Edgü’ nün bu kış-bahar günlerine mucize gibi gelen armağanı, Tezer Özlü’nün hiç tükenmeyen dirimini anımsattığında taa en başında “her şeyin sonunda” olduğunu bilenler biraz olsun aralayabilirler mi boşluğun sonsuz uğultusunu… “ O hep genç kalacak” diyor Gönenç Ertem(Günk). Tezer Özlü’nün yaşlanmazlığı, erken yitimiyle ilişik değil elbet. Tezer, sulandırılmış örneklerine muhalefet edercesine diriliği ve coşkusuyla yürüdü kesif acının üstüne. Ondandır bildik yaralar onun anlatılarında, hep bir akraba duyguda karşılık buldu. Ve yine bu nedenle Tezer Özlü salt yazar olmanın çok ötesinde, gelmeyeceği bilinse bile sofradaki yeri her zaman hazır o gerçek dosttu, onu bir kez olsun göremediğine hayıflananlar için bile. Gideceğini hiç saklamadı, kalmaya diretmedi ama yokluğu; 24 senenin her anı “keşke”lerle başlayan yakınmalara öncüldü. Tezer’den sonrası boşluktu; eksikti ama tuhaftır ki bir bir yarım kalmışlıktan söz edilemez. Dillendirdiği kadarıyla ve sonrasında el yordamıyla aranan o çıkışı yeterince tanımladı. Gerisi duymaya, hatırlamaya emanet…
Hayatın masallardaki gibi yaşanmadığını, bir şeylerin ters gittiğini görenler için için yol gösteren mektuplarla dolu gizli bir çekmeceyi keşfetmek, yeni bir doğuma sevinmek gibidir. Ferit Edgü “en çok ve en uzun sana inandım” diyen bir dostun, dağınık el yazısıyla fısıldadıklarını, onu her gün biraz daha fazla anımsayan ve özleyen tutkunlarına bir armağan gibi usulca sunuyor. Bu belki de bir dostun ardında kalan için en zoru; yitimin hatırasını canlandırmakla eş değer…
Edgü’nün de dediği gibi o “çok görülmeyen bir okur-yazar bağı”nı tadanlar için Tezer Özlü’den, 24 yıl sonra gelen mektupları, kendi posta kutularında bulmuş gibi bir sevince bırakıyor burukluğun yerini. Ve Tezer yıllar sonra ışıklar saçmaya, kendi kaderlerinin izini sürenlere ve yolun nereye varacağını durmadan sorgulayanlara öteleri göstermeye devam ediyor.
Mektupların her birinde çok özenilen bir paylaşımın; birine sırlarını, acılarını emanet edebilmenin güvenci okunuyor. Zamana ve uzaklığa mektuplarla direnen “Yoksa böylesi bir özleme alıştık mı? Böylesi bir bölünmenin acısını severek mi çekiyoruz” diyen, benzeş kıvranış ve coşkuları birbirine sabırla akıtabilen bir dostluğun Tezer Özlü okumalarına bambaşka bir eklentisi olacağı açık. Günün birinde böyle heyecanla bekleneceğini bilmeden Ferit Edgü’ye bütün samimiyetiyle yazarken, o bildik anlatımına yeni an’lar da ekliyor Tezer. Bu da onun yeni sözcükleriyle karşılaşma coşkusunu karşılıyor. Onu bir kez daha kavrama, biraz daha yakın duyabilme olanağı var bu mektuplarda. “Hayaletlerin okuduğu” mektuplar, kaybolan paketler, gecikmeli tanıklıklar bu soluksuz paylaşıma gölge düşürmüyor. Zamandan ve mekandan muaf bir dostluğun imrendirici öyküsü aslında bu. Salt iki yazarın edebi paylaşımı değil, hayatın ve acının üstesinden gelme/gelememe itiraflarıyla yüklü bir yol arkadaşlığı. Mektuplarda dönemin ve koşulların tüm ağırlığı, ezici varlığı örtülü de olsa hissediliyor. Belki de Tezer Özlü ve Ferit Edgü okumanın getirdiği bir alt metinle böyle yorumlanması gerekiyor. Şimdinin tüm olanaklarına ve günden güne büyüyen mesafelerine rağmen o imkansızlıklar içinde çoğalabilmiş eşsiz paylaşımda tanıdık isimlere de rastlıyoruz. Okurken uzaktan bir Bach, kentleri geçen trenin uğultusu ve Tezer’ in tüm acılarına karşın yaşamında en belirgin hissedilen coşku gerçekliği güçlendiriyor. İstanbul, bir neslin asla bilmeyeceği bir güzellikte bahar kuşanıyor; meşhur Refik Lokantası’nda bir masada o muazzam biraradalığı görebileceğimizden kuşku bile duymuyoruz. Hayata direnmenin acısı ve onun her zerresini dibine dek algılayabilmenin bedeli sayfa sayfa yazıldığından çok daha fazlası oluyor. Uyku bölen, ağrılar ve endişeyle bölüşülen geceyi yine en içte duyarak yola devam ediyoruz. “korkuyorum korkuyorum korkuyorum” diyor Tezer. Ondan daha korkusuz kim yürümüştür hayatın üstüne oysa? Yaşamı birazdan bırakıverecekmiş gibi sırtlayışında, hayata karışma iştahında tanıdık bir sahicilik var üstelik. Boşalan evler, yerleşilen odalar, biten evlilikler, yalnızlıklar arasında ölmeyen tek şeyin bu yol arkadaşlıkları oluşu Tezer’ in sahiplenmelerindeki inadını da anıştırıyor.
Mektuplarda Yaşamın Ucuna Yolculuk’un doğum sancıları da yer alıyor. “Benim kitapta insanı kendi içinden çeken bir olgu var. Bu yüzden umutsuz bir kitap değil” diyor Tezer Özlü. Bu cümle , yazınsal ve yaşamsal serüvenindeki bakışının da aynası aslında. Hiçbir zaman umutsuz olmayışının..
Her Şeyin Sonundayım, Yaşamın ucuna yapılan bir yolculuğun izlekleri için büyük bir hazine. Bu yüzden soluksuz okunuyor. “Yazmanın salt estetik bir sorun değil, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu” bir kez daha anımsatıp , alabildiğine gerçek ve özlenen bir konuşma gibi, Tezer Özlü’nün hep genç kalabilişinin nedenlerine vurgu yapıyor.
Söylenebilecek her şeyi söylemiş, bütün çıkmazlarda yeniden beliren bir tanışı görebilme şansını veriyor Ferit Edgü. Kendi dünyasını da okuyucuya açıveriyor. Bu anlamda bu mektuplarla karşılaşmak, beklenmedik bir misafire kavuşmakla eş değer.
Adım atacak, yaşama tutunacak gücü veren, dünyayı anlatı ve izleklerinde yaşanır hale getirip bunları yazma cesareti sunan Tezer Özlü için bütün cümleler biraz eksik kalmalı. Tıpkı onun giderken geride en çok kendini bırakmış olması gibi. Ferit Edgü bu hazineyi kışı yırtarcasına sımsıcak bir dost eliyle uzatıp yaşamın ucuna yolculuğun hala sürdüğünü anımsatıyor. …

AYŞE SAĞLAM

adı daha sonra...

...karanlıktı...
Bahar gelmeyecekti. Söylenti soğuk dillerden yayılmıştı. İkna edilmiştik.
Düşler ertelenmiş, geceler yarını kolaylaştırmak için hızla ve esrimişlikle yaşanır olmuştu.
Sen yoktun...Adın aramızda dolanmıyordu. Nasıl olurdu; buralardan gelip geçeceğini kim bilebilirdi? İhtimallerden sınıfta kalmıştık. Gerisi deli saçmasıydı. Deliydik ama cümlemizde yeri yoktu.
"Gemi" demişti içimizden biri. Koyu kahvenin dibinde öylece kımıltısız duran bir "gemi"...
"-Uzak ve zeytin kokan mevsimler gelecek. Geminin biriyle hem de!"
Gülüşmüştük. Beklentisiz yüzlerde en çaresiz olana gülmek kendi yaramızdaki tutsaklığı sağaltıyordu. Halimiz giderek tuhaflaşıyordu. Sokaklar, gece yarıları, imgeler ve simgelerden bir dil...bitimsiz yaralı kahkahalar. Kimseye anlatmama sözü veriyorduk. Anlatılmayacak gibi de değildi. Kocaman adamlar, pelerinleriyle örttükleri yalanları geceye soyuyorlardı. Onların kanatlarında güvençsiz ama esriktik. Gülmekten yoruluyorduk, için için ağlayan söylenceler arasında. Ve biraz sonra unutulacak o gemi masalıyla...
Bilmediğim ama bütün ömrümü konuşturan bir dil, çok uzak melodilerden birinde seni anlatıyordu. Sen gemideydin, son gemide...Beklemekten cayıp gidenlerin tufanında biraz buz ve tozdum. İnat etmiştim. İnanmak oyunumdu. Kahve kokusu burnumdayken hala ve bir pelerinin ardında giderek yitirmişken belleğimi, beklemekten başka uğraşım da yoktu. Oysa buna inanmaktansa ölmeyi yeğlerdim. Konuşamayıp, yazamayıp sadece bedenime sızan ışığın insafında sana tüm düşlerimi, kalbimi susarak anlatacağıma inanırsam ölebilirdim.
Aramızda, tüm beklentilerin bir ölüm fermanı gibi kımıldadığı; az sonra gözlerini kapayacak olanın kalan tüm coşkusuyla yaşama asıldığı ve her şeyden daha tuhaf bir çağ başladı. Gözünü yola çevirdiğini görmemek, ya da kalan zamanın bir nefes gibi soluduğunu duymamak için içime çekiliyordum sık sık. Bir gemi bekliyordu.
Senden önce, yani gemilerin yangın çıkarmak için gelişinden az önce bir adama, gecenin en arsız yerinde zeytin ve sihir kokan o ülkeden söz etmiştim. Dillerinde yiteceğimi bilense bir başka çocuk yüzüydü. Kimse şaşırmadı gelişine. Herkes geminin varlığıyla irkiliyordu. Göklerin oyunuydu kimine göre. Ama sen çağırdığım bütün seslerdin onlar için. Adam gemilerden ve zeytinlerden söz etti. Sen henüz kendi sularında uyuyordun. Her şey usulca sana hazırlanıp, sen olmak için yenilenirken ben vazgeçip gidilebilecek en uzak yeri arıyordum.
Zeytin kokularından, bütün köklerinden kopup, buz ve limona bulanıp geldin. Bir gece elinde buz, limon ve ben oldu hayat. Bütün iklimleri, bildiğim dilleri arkada bırakıp, son kez yazmayı bile göze alıp sana vardım.
Kahvenin dibinde ömrüm kımıldıyordu. Peki ya sonra? Sonra ne olacak?
Sorduğum her sorunun yanıtında artık adın kımıldıyor. İnanırsam öleceğim. Pelerinlere bulanıp unutmak istiyorum. Bir dal uzanıyor...Gitmek diyor..

15 Mart 2010 Pazartesi

ödünç pelerin

gece ve bizim kızlar için...


ödünçtü.geceye kafa tutulmazdı.biliyordu,sustuk...bilmediğim bir hikayeden en bildiğim cümlelerle geçiyordu...ışığın altında beyaz bir yudumla sözcüksüz bakıyordu. yalan tüllerden sıyrılıp gözlerimize varıyordu.tanıklar eşliğinde yanılıyorduk. bir el başımda sessizce bekledi. "çürümüş bir hayata yansıma, seni kimse kurtaramaz" dedi en son. duyduklarıma inanmak oyunumdu.yeni dünyaya ait bir çocuğun rüyasından kalkmıştım; darmadağın...

bir yangından kaçıyorduk. kalabalıktık.sığınak tam da buydu zaten. sığındığımız saçak altına kabuslar sokulamazdı.gözlerimizi kapasak düş bahçelerindeydik. birer birer atlıyorduk uçurumdan. kuş tüyünden acılara doğru. ödünç tenler, çocuk şarkıları geride kalıyordu. biz bedensiz ve yaşsız, neredeyse cümlesizdik.pervasız kahkahalarımıza doluşuyordu gecenin sesleri. kendimizden ötesi bir yığın incinmeydi.kaybedeceklerimizden çoktan caymıştık. gidenlerin ardından bakmamayı öğretiyorduk birbirimize bir mum ışığında, o yer minderi üstünde.ağlayanla gözyaşı, delirenle kahkahaya dönüşmemiz zamanı bile şaşırtacak kadar hızlıydı.sürekliydik..çoktuk. o ve onlar geldiğinde hazırdık; incinecek yaralarımızı geceyle ve ihtişamla kapamıştık.bize artık bir şey olamazdı.canımızda yanacak bir yer, şaşırmamız için bir cümle bile kalmamıştı. savaştığımıza benzemiştik. şeytan bir araya gelmiş kadın aurasındaydı.bunun güvenci bizi kötü bile yapamamıştı.umursuzduk, şuurumuzu kalabalıkla ve bize benzeyen yitik yaşamlarla değiştirip delirmeye bile alışmıştık.
ödünçtü.geldiğinde yılların pelerini rüzgarımızla savruldu.bir çocuk kaldığı yerden büyümeye devam etti.hiçbir mucizesi ve güvenci olamayan, öylesine adamlardan birine benzemek için...pelerini yoktu çocuğun.yıllar tenine bile değmeden bekliyordu.yaşayacaklarının neye benzediğini, yüzü cam kırığı kesiklerle dolu bir gecede binlerce güzel ete karışmak isteyen birinden duyacaktı...ben anlatmadım...

19 Şubat 2010 Cuma

12.02.2010 radikal kitap'ta yayımlanan yazı...



Kontrbas olmadan asla




12/02/2010


Patrick Süskind'in 'Kontrbas'ı, 'Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla' savıyla yola koyulurken giderek bir isyan ve yakınmaya dönüşüyor. Yazarın kontrbas için bir solo eser yazdığı bu oyun sayesinde farkında olmadan gözler usulca kontrbas sesinin geldiği yöne, onun ardında kan ter içindeki müzisyene çevrilecek




AYŞE SAĞLAM (Arşivi)


Arafın o en ses geçirmez yerinde bir adam konuşuyor yüzümüze bakmadan; sadece kendini görür gibi. Bütün bir yaşamın, koyu bir yalnızlığın dökümü cümle cümle çınlıyor, yine sadece kendi kulaklarında. Kendini yalanlarken birden bire en bağnaz savunucu oluveren; yetemeyişini esaretinde anlamlandıran. Sesi ansızın yükseliyor, sonra kendi kendine dönüyor. Fark etmiyor bizi, fark edilmek isterken. Yaşam beceriksizi, münzevi ve uyumsuz oluşunu bir enstrümanın gölgesinde anlamlandırmak isteyen bu adam, evinin ortasında duran kontrbası en büyük düşmanı olarak benimsemiş ışıklar altında koyu bir karanlığa mahkum, dört duvarın hükmünde yaşayıp gidiyor. Kalabalıklar içindeki görünmezliğine hayıflanırken, Patrick Süskind’in sayesinde kontrbas için yazılmış neredeyse ilk solo eserde bedenleniyor.
1981’de Münih oda tiyatrosunda prömiyeri yapılan ‘Kontrbas’, ülkemizde de Metin Belgin tarafından sahnelendi. Süskind’in eşsiz anlatımında giderek canlanan, yanı başımızda konuşmaya başlayan, gelgitleriyle tanıdık ama serzenişte bulunduğu konuyla ayrıksı bir hikâye Kontrbas. Salt müziği değil, toplumsal roller, yabancılaşma, yalnızlık, aşk ve cinsellik eşlikli bir travmayı da irdeleyen Kontrbas, “Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla” savıyla yola koyulurken giderek bir isyan ve yakınmaya dönüşüyor. Babasına duyduğu nefret yüzünden memur değil sanatçı olmayı seçtiğini övünçle söyleyen bu adam, hikâyenin sonlarına doğru Devlet Orkestrası’nda memur olup yazgısına razı gelişinden yakınır. Enstrümanın yaşamının odağında nasıl bir külfete dönüştüğünü, en sıradan işlerine bile engel oluşturduğunu anlatırken savaştığı şeye benzeyişine kendi bile inanamaz. “Taşıyamazsınız, sürüklemeniz gerekir, bir düşerse parçalanır. Arabaya ancak ön sağ koltuğu sökerseniz sığar. O zaman da doldurmuş olur zaten arabayı. Evde hep etrafından dolaşmak zorunda kalırsınız... Öyle salak salak durur ortada. (...) Misafiriniz varsa hiç durmaz, hemen ön plana çıkar. Artık herkes ondan başka bir şeyden söz etmez olur. Hele bir de sevdiğiniz biriyle birlikte olmak isterseniz, tam bir fiyaskoyla sonuçlanır bu isteğiniz. Sürekli denetler sizi. Eğlenirmiş gibidir sevişmenizle.”


Her şeyin önündeki engel
Kontrbası zaman zaman gerçek bir kişilik olarak duyar, algılar. Öyleki anlatımında canlanır, birazdan dile gelecekmiş gibi ete kemiğe bürünür. Kontrbas dişidir, dişiliği “esirgeyici zalimliğindendir” adama göre. Kadınlarla arasındaki tutuk, sorunlu ilişkisinden yola çıkıp kontrbası da böyle bir benzetmeyle yaşamsal tıkanıklığına dahil eder; hatta onu sorumlu tutar. Her şeyin önündeki biricik engel kontrbas; olmadığında tarifsiz bir boşluk; varlığında bir ezici güçtür. Öfkesi kimi zaman yön değiştirir. Büyük bestecilerin tek bir solo eser yazmaya layık görmediğinden yakınır. Işıklar altında, eşsiz gösterilerde en arkalarda, o devasa varlığıyla gözden yitmesi imkansız kontrbasın, nasıl olup da fark edilmediğini sorgular. Bunun yanıtı basittir, bütünün içinde kaybolan kontrbasın kendini hatırlatacak bir solosu yoktur. Özel bir müzik bilgisi olmayan için kolaylıkla es geçilecektir. Buradan yola çıkarak orkestrayı toplumun aynası olarak niteler. Üstelik orkestrada basamakları çıkıp yükselmek; dolayısıyla fark edilmek için şanslar da yoktur.
Süskind’in çok katmanlı okuma olanağı sunduğu Konrtbas, inişli çıkışlı anlatımıyla keyifli ve akıcı bir tek perdelik oyun. Alışılmışın dışında hayat ve kişilere bakış olanağı sağlayan yazar, bu defa daha önce kolay kolay fark edilmeyen ince bir ayrıntıyı gözler önüne seriyor. Patrick Süskind’in bir anlamda bestecilerin yapmadığını yapıp, kontrbas için bir solo eser yazdığı bu oyun sayesinde farkında olmadan gözler usulca kontrbas sesinin geldiği yöne, onun ardında kan ter içindeki müzisyene çevrilecek.

KONTRBAS

Patrick Süskind
Çeviren: Tevfik Turan
Can Yayınları
2010
58 sayfa, 5.5 TL.

16 Ekim 2009 Cuma

siz siz değilsiniz...

Ağırdı, ağlıyordunuz...
Gerçekliği yoktu yanınızda bazı eskimelerin. Bir yolun ucunda kızıl patlamalar taşıyan o turuncu kapıya dönüktü yüzünüz. Kandırılmanın masallarda kaldığı, bazen zamanın kurcalayıp kanattığı o yerde bir yüzünüz güneşe dönüktü. Gün batımlarının sahici fısıltısı, ayın kendini durmadan anımsatan kımıltısı avcunuzda bir veda mektubu gibi kalmıştı. Biliyordunuz..
Ağlamanın bozgun sayıldığı o sokak arasındaydınız.sahi!yalnızdınız üstelik!
Nasıl da korkmuyordunuz.
İki nefes arasında kocaman bir boşluk günün yalanlarını maskeliyordu. Bir adım sonraya gücü kalacak mı dedikleriniz çoktan geri dönmüştü. Gölgeler vardı, gölgeler konuşmuyordu.
Bir rüyanın renklerle sabahı çağırması gibiydi zaman sizin için. Kimselerin duymadığı bir sesi, geceden kalma bir gülüşe emanet edişiniz bundandı. Tuhaftı, yerin göğe el uzattığı tünellerden geçiyordunuz. Ağrılı bir kalbin usul sesine kulak verdiniz. Kalp kentin orta yerinde açılıverdi. Korku bulaşmamıştı henüz. Hiçbir şey kirletemezdi oyunlarınızı. Yol uzadıkça telaşlar dökülüyordu yüzünüzden. Yüzünüz ılık iklimlerin özetiydi, bir nefes sonraya hayatı anlatıyordu. Hayat elinizde neydi ki?
Ağlamanız kesilmedi hiç. Korkutuyordunuz.
Yığınlar arasında ışıklar içinde savruluyordunuz. Adınız asılıydı dudak kenarlarında. Gözünüzde sadece yolculuklardan dönenler ve hep o belirsiz yola koşan “gidip bakalım hadi” diyen sesin sahibi vardı. Gözleriniz çok zaman görünmüyordu ağrıdan ve tozdan.
Bir masal zamanıydı. Tüller içinde yalanlar geçiyordu önünüzden. Çoktunuz bunca eksilmenize rağmen. Gün batımları sizi çağırıyordu karanlık bir odada uyanmanızı beklerken. Siz seslere “kapılan”dınız. Ansızın ahşap bir bedende yabancılaşan parçanızı yalanlara bahane ediyordunuz. İçinizde hayatlar vardı kapısı açılmamış. Tenhada bir kavuşum uzaktı size. Büyük hayatlardan geçip küçük eller tutuyordunuz üstelik.
Yağmur yağmıyordu hiç. ...
Bir kent düşü kurulmuştu. Orta yeri şölen. Kimliksiz taşlara isimler, bir yerlere renkli dilekler asılıyordu. Hiç görmediğiniz hayatlardan kopup gelen bir ses ardınızda soluk alıyordu. Nefesi teninizde kıyım... kurumuş, unutulmuş bahçelerden bir esinti. Nasıl da güzeldi...
Aslında ağlamıyordunuz.. Yağmur hızlanmıştı. Elinizde siyah beyaz bir özleyişin izi.. yüzünüze bulaşan o rengin sahibini gün batımlarında bırakıp hızla çıkıyordunuz tünelden...yağmur size değmiyordu...

1 Eylül 2009 Salı

RADİKAL KİTAP 17.07.2009

Evrensel kimsesizler


17/07/2009

Tomris Uyar hemen her öyküsünde okuyanın kendi sesiyle ayrıntılara, gözden kaçırılmışlara tanıklığını bekler. Hikâyelerinin tüm yalınlığına karşın son sözün olasılıklarda; üçüncü gözlerde hayat bulacağı ipucunu saklı tutar

AYŞE SAĞLAM (Arşivi)

Handan İnci, Tomris Uyar’ın unutulmaz öykülerinden bir seçkiyi okurla buluşturdu. Üstelik bu buluşmanın, ilkgençlik dönemi okuyucusuna seslenişiyle ayrı bir yeri var. Seçki, Tomris Uyar’ ın yeni nesil tarafından algılanıp özümsenmesi, yokluğunun sıradan bir kayıptan ibaret olmadığının yinelenmesi açısından oldukça önemli bir girişim olarak nitelendirilebilir... Gündelik hayatın kimi kez fark edilmeyen ayrıntılarından, bir yaz akşamüstü açık pencereden sokağa sızan sıradan ama bir yanıyla hep dokunaklı hayatlardan beslenir Tomris Uyar’ ın anlatıları. Öykü kişileri ‘evrensel kimsesiz’lerden, ‘yaşamın incelikli bir ağ olduğuna’ inananlardan, ebedi yalnızlığa mahkûmlardan oluşur ille de. Ahmet Cemal’ in ‘yaşama ustası’ olarak imlediği Tomris Uyar’ ın benzersiz gözlem yeteneği ve sonuna dek açık algılarının izleri, hemen her öyküde yepyeni bir kılıkla sahne alır. Metal Yorgunluğu, yazarın dönemsel kurgu arayışlarını yansıtan farklı kitaplarından seçilerek oluşturulmuş on öyküsünden oluşuyor. Tomris Uyar öykücülüğüne merhaba demek için özenle seçilmiş öykülerde, yazarın sadık okuyucularının çok iyi bildiği eşsiz gözleme dayalı hayatlar; kıyıda köşede unutulmuş ayrıntılar göze çarpıyor.
İlk öykü Çiçek Dirilticileri’nde sokaktan hayatlara bulaşmış ayrıntılar bir çocuk, baba ve dede üçgeninde ele alınıyor. Babasıyla gizli bir sırdaşlığı paylaşmanın gönenci içindeki çocuğun gözünde yıllar sonraya devrolacak ayrıntılar, okura yalın/dolaysız ama çarpıcı bir dille geçiyor. Tomris Uyar’ın öykülerinde yaşlılar ve çocuklar, zamansal uzaklıklarına karşın, görmezden gelinip ‘unutuş’a terk edilmeleriyle benzer bir trajediyi bölüşüyorlar. Ilık, Yumuşak, Kahverengi Şeyler öyküsü de yine iki kader ortağının -çocuk ve dede- ekseninde, bambaşka hayatlara dahil ediyor okuru. Çocuklar hayatlarına daimi olarak ilişecek ve elbette başka gözlerin kolaylıkla göremediği anları, tam aksine unutmaya odaklı yaşlılarla aynı gözlerle görüyorlar. Bu hüzünlü bir paylaşımdan öte, büyüsü bozulmasın diye çaba harcanan bir suç ortaklığına dönüşüyor. Birbirinin suskusunda sonu bekleyen ve git gide görünmez olan iki yaşlı çift Şen Ol Bayburt öyküsünde bir gencin tanıklığıyla dile geliyor: “Kirli camlara özgü o dolanık, halkalanarak büyüyen iç kapayıcı lekelerin berisinde ufacık bir lekeydi Behçet Bey; biraz kazınsa kendiliğinden çıkabilirdi.”
Tomris Uyar düzenli yazdığı ve her birinde yüzlerce öykünün köklendiği güncelerinde yaşama bakışı, onu yaşayışı hakkında bilgiler verir okura. Bu yönüyle hayatı neresinden yakaladığı ve hangi gözlerle gördüğünü bilmek, ayrıntıların gündelik yaşayış içindeki tahrip edici-büyüleyici etkisini kavramak için önemli bir itkidir daima. Muhalif bakış açıcı, yüzeyden çok dibi vurgulayan anlatımı öykülerdeki kurgunun da temelini oluşturur. Bu nedenle gerek sosyal kurumların içinin boşalması, mutlu görünen yaşamların merkezindeki büyük trajedi ve elbette kaçınılmaz yazgı olan yalnızlık öykü kişilerinin karakterlerine sızar. Bu durum kitapta Dön Geri Bak gibi ayrıksı bir yaşayışa eklemlenme çabasında git git mutsuzlaşan Nesrin’in ve ona tutkuyla tanıklık eden Mustafa’nın öyküsü olarak karşımıza çıkıyor. Fark edilmeyen, kıyısından geçilip gidilen kenar mahallelerde yaşanan/ yaşatılamayan duygular, mutsuz evlilikler... Kadının zamanla yalnızlaşmasına dönüşen mutsuz evlilikler, bazen parçalanmalarla kişiye bir nefeslik boşluk yaratıyor. Oysa bu, Ormandaki Ayna öyküsündeki gibi bir anda çöküverecek yalnızlığın da göze alınması demektir.
Seçkiye adını veren Metal Yorgunluğu ise, Tomris Uyar’ın 1980’den sonraki hikâyelerinde kullandığı gibi ironik, masalsı bir kurguyla biçimleniyor. Hayatın koşuşturmacası içinde yitmiş, gölgesini bile kaybetmeye yüz tutmuş eski bir hesap uzmanı olan Ferdi Bey bir başınalığını alaysı bir dille anlatır.
Tomris Uyar hemen her öyküsünde okuyanın kendi sesiyle bu ayrıntılara, gözden kaçırılmışlara tanıklığını bekler. Hikâyelerinin tüm yalınlığına karşın son sözün olasılıklarda; üçüncü gözlerde hayat bulacağı ipucunu saklı tutar. Okuyucu da bu serüveni paylaşırken, içinde dolaştığı hikâyelerin yüzlerce kişisinden biri olmaya gönüllüdür Bakıp da göremediği ayrıntılar, güzellik ve acı yazarın anlatımında sahicileşir. Bunu göze alabilmek, bildik masallara benzemezliğiyle değerli bir yolculuğa çıkmak için Tomris Uyar’ın özenle seçilmiş öyküleri yine tazelik ve dirimle karşılıyor okuru.

METAL YORGUNLUĞU
Tomris Uyar
Yapı Kredi Yayınları
2009
112 sayfa
6 TL.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

gün-geç...


bir yüzün ayaküstü bıraktığı iz..lekesinden tanıyorum.üzerimde ve unutmaya yeltendiğim her şeyde. geldiğinde ağlıyordu; bir yanında hiç bilmediği hayatların yükü..onca ağırlığı nereden bulduğunu soramadım. içlerinde tanıdığım yaralar. ona uymayan, hep biraz fazla gelen. en ince yerinden kopacak birazdan ve yıkıntılar arasında yüzü biraz daha çocuk. yaşlanmayı umup git gide bedeninin gençliğine hapsolan. baktığı yerde biçimsiz ızdıraplar kımıldanıyor. oysa artık yeri yok gözle görünmeyenin acısına ağlamanın. bilmiyor. fark etmeden biriktirdikleri zamanın kuyusunda aksini saklayacak artık. karanlık ve ışıklar içinde. bir çocukluk hatırasının böyle erken tanığı olmasaydı...kimselerin anımsamadığı bir kuytuda, bir kadının elinden tutuşumun geç kalmış ortağı oysa. bir zamanlar diye başlayıp boş yüzlerin arasında sustuğum o hatıra ansızın karşımda.onun sözlerinde. elimi uzatsam yok olacağımı biliyorum. o bilmiyor.hayat her yerinden kırılıyor yine. unut her şeyi, buralarda biriktirmenin adı deliliğe ilişik diyorum.sesim kendini eziyor.
bir çocuk ağlıyor. kocaman adımları atmaktan vazgeçmek için geç kalışına.

3 Haziran 2009 Çarşamba

ben'Siz

mehmet'e...

Bir yokluk arasında, içi dışı bir yalnızlık gölgesinde geçer zaman…

Nefes nefese üç kelime duyulur sadece. Birbirine benzemeyen, ille de birbirini anlatmaya yeltenen…kayıt dışı anılar içinde tek başına olabildiğince uzağa ama hep aynı yere; ilk kitaba koştururken bir sonrakini yitirmeye yazgılı; yitirdiğinden habersiz dönüp duran gölge şimdi: adımı sahiden unutmuş gibi yapan..bana benzeyip git git yaşlanmayı bile beceremeyen.

Coşkusunda başka başka yüzlerin jilet izleri ... Ağır aksak kanayışta bile ne kadar tükendiğini, tükenirken neleri tükettiğini göremeyişin o tuhaf; o belli belirsiz izleri: ıpıslak yine. Cümleler kurmaktan cayıp suskuyu erdem sayanlara dahil olan ama aslında eskisinden çok konuşan yaraya benzeyen o ben…bir yerlerde o küçük çocuğa gerçekleri yalancı bir dille anlatmaya yeltenirken yaralar dile gelmiş; tuhaf bir iklimde serpilmeye durmuştu. Şimdi kanında bir benzerim dolaşan çocuk, hiçbir hatırayı anımsamayacak kadar sahici bir kılıkta ve dilsiz ve çok uzak bakışlarla eklemli yaşayıp gitmekte...

Usul usul seslendim oysa. Yapabildiğim yerde yüzümü eriten cehenneminizdi. Her şeyi bilip, hiçbirini anlatamadığım o ufak hikayeler, anısız/belleksiz bir çocukta büyüdü. Bütün ızdırabı onun ceplerinde bırakıp kaçmak benim fikrimdi. Siz sadece tanıklık edip gidecektiniz. O bile fazla geldi, yüzüm içinize bulaştı. Bazen hiç olmadık şeylerden, onurlu kahramanlar yarattım; gölgesinde uzun uykulara daldınız. Nasılsa sonuna doğru lodos kokan bir kent bu sihirli yalandan sizi çekip çıkaracaktı. Bir delirişin, olmayan bir masalcının sözlerine kanışınız bundandı. İnanmayı seçip, unutmaya koyuldunuz. Ben bir yerde başka dillerde konuşup en sevdiğiniz yalanları hatırlattığım sürece sıkıcı oyunlarınıza dahildim.. Acımı çağrıştıran cümleler ağzımda dolanıp, iyilik-esenlik cümleleriyle size değerken ya da hiç görmediğiniz hayatların kederi kahkahalarınıza karışırken..oyun bozulmadıkça, balonlarınız en çiğ renklerle göğe koşturdukça..

Oysa zaman esriyip, bir an için yanılır bazen… en son söylenecek, en güzel uykuları tatlı bir nefesle bölecek sözler, zamanın pençesinde çığırından çıkar, diller dolanıp, yalanlar unutuluverir… ve bütün masallar gibi bitmeyeceği, başından belli bir anlatı yüzünüzde korkudan lekeler bırakır…bir çocuk yüzü görürsünüz yüzümde: belleğini yitirmesi için günahları seçtiğim çocuğu. ve lodosun her zaman ılık bir esinti getirmediğini, vakti dolmuş bir ay çabukluğunda, kıyıma dönüştüğünü anlatır size biri..kendi el yazısıyla…icabına bakılması gereken bir itiraf mektubunda…

2 Mayıs 2009 Cumartesi

paslı bahane

bir yerde, en eskimiş yerinde içinin, kırılacağı anı beklemekten yorulmuş, tutsaklığına bahane aramaktan bile çoktan vazgeçmişti...artık tende iz bırakan acıların yanışını bile duymuyordu..bir adım sonrası , ya da koşar adım gitmek dünün kaldığı yere..hepsi aynı yazgının ahenk yoksunu geçişlerinden biriydi...bir eksik bir fazla...ne olacağı belirsiz bir karşılaşmanın telaşı gözlerindeki ışıkla birlikte gitmeye hazırdı..çoktan gittiğini göremediği aynaların kırılıp ellerine batışı, kanın usulca akışı bile duyulmuyordu teninde..acıdan yoksun, telaşı yitik ve sonranın beklentisinden caymış bir karaltıydı. herkesin arkasından bakıp nerede kaldığını, zamanın hangi anda düğümlendiğini düşünmeye yeltendi.boşvermek bir oyundu eskiden..bir şeylere yok olduğunu tokat gibi anlatmanın en güzel haliydi..onu bile yapamazdı, boşverileceklerin her biri çoktan anılar arasındaydı.yüzü yok, bahanesi paslı...
aradan ne kadar zaman geçmişti..beklemeye başlayıp neyi beklediğini bile unuttuğu o kısacık an ömründen neleri alıp hiç bir yere bırakmıştı? bilmedikleri, aramaktan vazgeçtikleri, zorlu bir konuşmayı öksürükle başlatan o aceminin sesinde yitmişti çoktan. sayrılı bir dönem özeti ellerindeki ize, yaşlandığının çığırtkanlarına yansımış, çok eskide kalan güzel bir hikaye, git gide bir yanılsama, hastalıklı bellek oyunu gibi oracıkta kendine benzemişti. bir kalbin ansızın duruşunu, durabilişini düşündü..her şeyi sonlandıracak, en çok da bu anlamsız bekleyişi "beklenti" olmaktan çekip çıkaracaktı. olmuyordu. zaman sadece burada tıkalıyken, bir yerlerde olanca hızıyla yenilenirken böylesi bir kurtuluş, gölgesiz varlığı için çoktu. kimse dönüp bakmayacak, burada sıkışıp kalan bedenini sökercesine hayata karıştıramayacaktı. çoktan öldü sanılan, adı giderek hafızada başka isimlerle karışan ve bütün hikayelerdeki bir soluklanmadan ibaret bir hiçe iliştirilmişti.
kalbi kim söktü yerinden.ya da bir başka yüzün gölgesinden nasıl da eksilivermişti.kendi bile hatırlamazken, aklında birbirine dolanmış bütün isimlerin hatıra çöplüğünde nasıl yer edinebilirdi? bununla acımıyordu, bütün aksi olasılıklarla açılmıyordu içi.. artık yerlebir varlığını, farkettirmeden yok olan gölgesinin bıraktığı boşluğu seviyordu. ölüm bir yerde, başkalarının kurtulma umuduyken, kendi coğrafyasına hiç uğramayacaktı zaten.olduğu yerde, arada bir zamanda çürümeyi biliyordu..daha öncekilere benzemeyen ama birgün olacağına hep inandığı...

12 Nisan 2009 Pazar

bir zaman susarsa söz, irileşerek uzaklaşan pasın izini sürüyordur, ya da büyük bir duvarın altından birilerine bir el uzanmıştır; ; yer belirsiz, yıkıntı yok sayılacak kadar uzak-gölgesiz...el kalakalır; ucundaki nefessiz. ve birden bir şey olur. daha iri bir çöküntü kendine gölge salar.artık yitecek bir şey yoktur ve öylece beklenir yenileri.
ayağa kalkamıyorsam bir sözden diğerine; yıkımlardan hayatlara evrildiğimden..sözler bencildir çok zaman, elin kalem tutamayışına aldırmaz.daha fazlasının yoksunluğunda kendi kanıyla beslenen, ölmemekte-her nedense- direnene acımaz. bir bir eksiltir cümleyi...ardı ardına yıkılan duvarlardan hayat çıkmayacağını anlamaksa yılların posasıdır.anlayıp dinlemekse, bin yıl yaşasa büyüyemeyene göre değildir....üzgünüm.bir yer çok kan kaybetti..ve kurabileceğim hiçbir cümle acının yerini imleyemedi...

SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)

SUNAsuyum-one last goodbye-ANNEEEE-(06.04.1953-02.04.2007)
bu gece alkolle sabahla.ona de ki: KANIMA KIRMIZI RENGİ VEREN KİŞİYİ KAYBETTİM.k.iskender

Zafer(dede) "dayı sensin"

Zafer(dede) "dayı sensin"
doğum12.08.1958----ölüm 08.12.2000 gitmedin gidemedin beni götürmedin bense kalamadım

düş zaman peşime

düş zaman peşime
sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...

her şey

her şey
onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de

zaman ki sonsuzdur

zaman ki sonsuzdur
yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.

SELİM İLERİ

SELİM İLERİ
kalbimin sızısı...hiçbir şeye benzemeyen.herkesten kıskanır gibi sevdiğim...

tezer&deniz

tezer&deniz

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.

deniz bilgin

deniz bilgin
sessizce yittin; sesini duyan????

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri

.....

.....

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ
ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben

selçuk baran

selçuk baran
haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?

Die Verwandlung