17 Ekim 2008 Cuma

17.10.2008 tarihli Radikal Kitap ekinde yayımlanan yazım

Onun sessizliği edebiyatı eksik kıldı

İLÜSTRASYON: SEYHAN ÇELİK

17/10/2008
AYŞE SAĞLAM (Arşivi)

Füsun Akatlı’nın ‘ramp ışıkları onu hiç aydınlatmamıştır’ dediği, Tomris Uyar’ın ‘rejimi düzenli bir ırmak’ olarak tanımladığı Selçuk Baran gerçek anlamda gösterişten, abartılı sözlerden, büyük iddialardan çok uzakta, yalnız yazma duygusunun erinci için yaşamayı seçti. Sesini duyuramadığını anlayıncaya dek durmadan üretti

Bir şeyleri beklemenin, yarın denene yürümek kadar zor olduğu, dibe çöreklenmiş ayrıntıların diliyle konuşan solmuş bir masal zamanından çıkıp gelmiş bir mektup... Uçsuz bucaksız kırların, yapraklarında deniz sesi uğuldayan ağaçların, yalnızlıktan acısını bile unutmuş kadınların, ümitsiz kaçakların dilinden; vaktinden çok önce ‘sessizce’ gitmiş, yıllar süren bir suskudan yorulmuş eski bir dostun el yazısıyla yazılmış... Yansıdığı hayatların grisini, unutulmuş çiçek adlarıyla, hayatları kıskıvrak yakalayan mevsimlerle ve dilindeki gerçeklikle renklendiren Selçuk Baran, edebiyatın yaşayacağı büyük yoksunluğu; vicdan sızısı ve hüzünle anımsanmayı göze alarak bir Kasım soğukluğunda çekip gittiğinde ardında yedi öykü kitabı, üç roman ve çok sayı da yayımlanmamış yapıt bıraktı. Yaşamın ve ‘küçük insanların’ gözden yiten büyülü ayrıntılarıyla yüklü öyküleri yıllarca ulaşılamaz bir uzaklıkta durmayı sürdürdüler. Kitapları uzun bir süre basılmadı. Ardında bıraktığı boşluktan sızıp yiten, sadece eşsiz öykücülüğü değil, yaşamın gözden yiten ayrıntılarında can çekişen hayattı. Ta ki öyküleri Ceviz Ağacına Kar Yağdı ismiyle yeniden ve toplu halde yayımlanıncaya kadar... Ceviz Ağacına Kar Yağdı salt bir öykücünün ölümünden sonra yayımlanmış öyküleri olmakla kalmayan, Selçuk Baran’ı hayattayken keşfedemeyenleri hâlâ yeniliğini koruyan bambaşka bir öykücüyle tanıştırma sorumluluğunu da taşıyan bir armağan.
Füsun Akatlı’nın “ramp ışıkları onu hiç aydınlatmamıştır” dediği, Tomris Uyar’ın “rejimi düzenli bir ırmak” olarak tanımladığı Selçuk Baran gerçek anlamda gösterişten, abartılı sözlerden, büyük iddialardan çok uzakta, yalnız yazma duygusunun erinci için yaşamayı seçti. Sesini duyuramadığını anlayıncaya dek durmadan üretti. Hayatını bir yazar olarak değil; “herhangi biri” olarak sürdürmeye karar verişi aynı zamanda edebiyata ve yazmaya olan inancını yitirmesinin başlangıcı oldu. Oysa henüz hiçbir kitabı yayımlanmamışken, günlüğüne “ Öben kırkımda, ellimde en genç coşkularla yazacağımı biliyorum. Başaramasam da bana verilmiş en güzel şeyleri, bütünüyle yaşamıma katmış olmanın sevincini tadacağım.” diye yazan da kendisidir. İlk kitabı Haziran, 1973’te TDK hikâye ödülünü aldıktan sonra, Selçuk Baran öykücülüğü, dikkat çekmeye başladı. Yedi yıllık çalışmasının sonucunda yirmi bir öyküden oluşan Haziran, sürekli sevgi açlığı çeken mutsuz ve yalnız kadınların, ölüme koşar adım giden ama hayatı son anda kavramanın ızdırabını çeken yaşlıların, karmaşanın uzağında kalmaya çalıştıkça hepten içine düşen erkeklerin ve ille de erkenden büyümek zorunda kalan çocukların iç içe geçtiği; birbirinin yerini aldığı öykülerden oluşuyor. Öyle ki Haziran aslında Selçuk Baran öykücülüğünün yenilenerek ve daima şaşırtarak, birbirine benzer hayatları dillendirişinin başlangıcı. Öykü kahramanları isimleri ve görünümleri değişerek, ilişik acıları farklı tepkilerle yaşarken, bir yandan da bu kadar içinde durup göremediklerimiz karşısındaki acizliği de haykırıyor. Haziran’da İhtiyar Adam ve Küçük Kız öyküsünde “çaresizliğine bir umut gibi sarıldı” diye tanımladığı yaşlı adamın ızdırabı, Baran’ ın öykü kahramanlarının yazgısıdır adeta. Umudu bir çakımlık sevinçlerde arayan, bulduklarıyla yetinmeyi erken öğrenmiş, ama gizliden gizliye buna karşı durmaya çalışan insanlar, bir araya geldiklerinde büyük bir ailenin fertleridir adeta. Unutulmuş, kaderine mahkum edilmiş, seçme şansı olmamış insanlardan oluşan bir ailenin...
Selçuk Baran yaşlanmayı ölüme içkin tutar öykülerinde. Çaresizliğin son aşamasıdır ve çok zaman dönüş yoktur. Geç kalmışların, son anda yakaladıkları yaşama sevincinin bile bir anlamı kalmaz; aksine daha büyük bir azap verir. Yaşamı değiştirecek gücü olanlar, nefes alabilmek için boşluklar açarlar hayatlarında; ya da kaçarlar: “günün birinde kalabalığı silkelemekten ve tek başıma kalmaktan başka bir isteğim olmadığını anlayıverdim.” der Ceviz Ağacına Kar Yağdı(Haziran) öyküsündeki anne. Evini, kurulu düzenini, çocuklarını bırakıp bambaşka bir hayat kurma cesaretini gösterir. Ama Baran’ın öykülerinde yazgı değiştirmenin de mutlaka bir bedeli vardır. Bu bedelin en ağırı, farkına varmaktır çok zaman. “Kaçmak; zavallı, önemsiz bir şeydir. Buna başarı denemez. Ben kaçtım.”

Mevsimler, bireylerden daha güçlü
1978 yılında Sait Faik öykü ödülü kazanan ikinci öykü kitabı Anaların Hakkı, Selçuk Baran’ın en dikkat çeken eserlerinden biridir. İlk kitaptaki değinmeleri anıştıran hikâyeler, yazarın doğayı hayatın içinde algılayışı bakımından da önem taşır. İlişik hayatları işaret etse de şaşırtmayı ve özgünlüğü elden bırakmaz. Yoksulluğun ve kışın benzersiz tasvirleri içinde iddiasız, sıradan insanların yaşamındaki yinelenen yenilgileri, düş kırıklıklarını, çaresizlik duygusunu okuyucuya da duyuran bir gerçeklikle anlatır. Yazar, Anaların Hakkı’nda güllerin sevgiyle koparıldıklarında ölmeyeceklerine inanan, evlenip hayal kurmayı unutan, yorulunca ölen kadınların ve çoğu kez büyük değişimlere direngen hayatlarının yükünün farkında bile olmayan erkeklerin dünyasına çağırıyor okuru. Bu öykülerde mevsimler, bireylerden daha güçlü, daha kararlı. Selçuk Baran’ın doğa; özellikle çiçeklere ve ağaçlara düşkünlüğü öykülerde incecik duyuruyor kendini.
Üç öyküden oluşan Kış Yolculuğu; yazarın deyimiyle “suskunun öyküsü”, ölümü ve kaçışları irdeliyor. Herkesin aslına döneceği, kaçışların imkânsızlığı bir kez daha Selçuk Baran’ın vurgusunda güçleniyor. Kitaba adını veren Kış Yolculuğu öyküsünde beraberinde sürüklediği acılar yüzünden zamanından önce yaşlandığını keşfeder Cemil. Duvarların gerisinde düş kurmayı unutan insanların dramı karşısında irkilir.
Tortu ise bir roman gibi okunabilecek, diğer kitaplarından farklı bir kurguyla biçimlenmiş beş uzun öyküden oluşuyor. Köy-kent ikilemi arasında sıkışan Halim’in hayat kavrayışındaki değişimler anlatılıyor.
Yelkovan Yokuşu, kadın-erkek ilişkisinin evlilik kuşatmasında zedelenişi, toplumsal baskıların yola açtığı kaçışların doğurduğu sonuçlar üzerine kurgulanmış yedi öyküden oluşuyor. Değirmen Öyküsü’nde, bütün öykülerde üstü kapalı söz edilen kısacık ve ‘uçucu’ umutlanma anları na değinir yazar: “çoktan yitirilmiş, yitirildiğ i bile unutulmuş bir şey, bir anı, ruhsal yapılarının temel taşlarından biri belki, vazgeçilmez bir duyarlık nasılsa bulunuverirdi belki de, insanlar gene onu az sonra, şöyle bir dalgınlık sırasında ellerinden kaçıracaklarını iyi bildiklerinden, sevinçlerine hüzün katarak, geçip giden dakikalara sımsıkı sarılırlardı.”
Arjantin Tangoları’nda Selçuk Baran’ın sürekli imlediği, sevgiyi arayan kadınlar ön plandadır. Evlilik kurumunun yıprattığı şey sadece sevgi değil, kadınlık halleri ve yaşama bakıştır. Yazgısı mutsuzlukla biçimlenmiş kadınların yaşamında evlilik, ruh sıkışmalarının, kapana kısılmanın vardığı son nokta olur. Evlenmeyenler ise yalnızlığın yarattığı kırılmada yorgun düşerler.
Hayatın kendisiyle yola çıkan, öykücülüğ ünü gerçeklerle beslemiş; gözden kaçan anları yazdıklarıyla gerçek kılan Selçuk Baran, Feridun Andaç’ ın deyimiyle, “yaşama yazdığının ucuyla bakan biri değildi.” Yazmamayı seçip, sessizliğe çekilmesi, edebiyatı hep biraz eksik kıldı. Zamansı z yokluğ un ardındaki kırılmışlık, yaşama bakışı ndaki ince duyarlıktan esin alan öykülerinin hangi duyuşlarla biçimlendirdiğini de açıklar. Düşerken yeni yaralara yer açan bir kabullenişle, büyüklük telaşlarına hiç bulaşmamış, acının karasını yazdığı halde hayattan haz almayı, çevresindekilere yaşam saçmayı bırakmamış bir yazar Selçuk Baran. Çıkmaz sokakların sonuna dek gitmeyenlerin kaçırdığı büyülü hikâyelerine, gölgesinden ve maskesinden başka sığınacak bir şeyi olmayanların ille de geç kalacağı...

CEVİZ AĞACINA KAR YAĞDI

Selçuk Baran
Yapı Kredi Yayınları
2008
712 sayfa
28 YTL.

3 yorum:

efrasiyab dedi ki...

çok güzel bir yazıydı. emek verilmiş. ve emek verilen her şey gibi çok değerli. kadını çok iyi tahlil ettiğini düşündüğüm erkek bir yazarı çok iyi tahlil etmişsin. hele ki içerikten ziyade dil çok güzeldi. bazen nasıl anlattğın anlatmak istediğin şeyden daha kıymetlidir.

periçıkmazı dedi ki...

çok teşekkür ederim...bu yorumların nasıl bir süzgeçten geçip geldiği benim için çok önemli...

Mehmet Hayri Zan dedi ki...

çok iyi bir yazı bu. özellikle "haziran"ı okumak istedim çok. kaleminize sağlık.

(bu arada efrasiyab'ın notu aklıma düşürdü, kadın değil mi selçuk baran?)

düş zaman peşime

düş zaman peşime
sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...

her şey

her şey
onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de

zaman ki sonsuzdur

zaman ki sonsuzdur
yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.

sylvia plath çizgisi

sylvia plath çizgisi
kalbimin sızısı...hiçbir şeye benzemeyen.herkesten kıskanır gibi sevdiğim...

tezer&deniz

tezer&deniz

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim

tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.

deniz bilgin

deniz bilgin
sessizce yittin; sesini duyan????

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD

FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri

.....

.....

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ

ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ
ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben

selçuk baran

selçuk baran
haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?

Die Verwandlung