merkür ve güneş kavuşumu'na
11 Ağustos 2012 Cumartesi
SAATLER VE MERKÜR- kan ve ip II / blood and rope II
merkür ve güneş kavuşumu'na
11 Temmuz 2012 Çarşamba
SONDAN BİR ÖNCE..."kan ve ip"
for you...
30 Mayıs 2012 Çarşamba
AMARGİ DERGİ bahar 2012 24.sayıdan:
TOMRİS UYAR İÇİN BİR “GÜNDÖKÜMÜ”
1 Mayıs 2012 Salı
26 Nisan 2012 Perşembe-Cumhuriyet Kitap HERKESİN BİLDİĞİ SIR DEĞİLDİR.Ayşe Sağlam
Herkesin bildiği sır değildir!
FEMİNİZM, SADECE KADIN ERKEK FARKI DEĞİL
Her defasında ertelenen bir görev gibi algılanan kadın olma meselesinin, en çok kadının kendi düşüne, yoluna ihanetinden doğan bir reddetme olduğunu zaten biliyor muyduk, yoksa bir yerlerde okudukça aklımızda beliren o aydınlanma anı diyebilir miyiz buna? Yazarın özellikle anımsatmak istediği belki de bu aydınlanma anlarının bir şeye dönüşüyor olması, ayrımların altını çizerken yiten vakitte çoktan alınabilecek yollar olduğu... Zaten bu ayrımlar meselesi, yapıp edilemeyenler dökümü, yetersizlikler hafızası nedeniyle üzerinde 'en çok konuşulan' konulardan biri feminizm. Ancak Bora'nın bu kitapla yapmak istediği şey, bu olmamışların kaydı yerine, birbirine dokunanın, başarılanların üzerinde durmak. Zaten kitabın ortaya çıkış fikri de yapılanların, kazanımların hâlâ gözle görülemiyor endişesinden doğmuş. Çünkü bir anlamı kavramayı güçleştiren şey, onun kendi içinde başka anlamlara evrilme, bir diğerini kabul etmeme isteği oluyor çok zaman. Dolayısıyla yazarın 'suya yazı yazmak' diye söz ettiği durum, her şeyin havada asılı kalışına bakarken gözden kaçırılan edinimler. Bu bir başarıyı buran, kişiye yetersizlik hissini bir mecburiyetmiş.esine yükleyendir.
Feminizm-Kendi Arasında, Aksu Bora'nın son altı yılda çeşitli yayınlarda yazdığı yazılardan oluşuyor. Yazılar kendi içinde, 'Feminizm', 'Kadın Temsili', 'Kadınlık ve Tarih' olarak sınıflandırılmış. Elbette konuya feminizmin ve derdinin ne olduğunu söyleyerek başlıyor. Bu bölümde, sınıfsal farklılıklara rağmen, salt cinsiyet paydasında bir ortaklık kurulup kurulamayacağının yanıtını arıyor. 'Farklılıklarımızla birlikte' düşünden yola çıkan feminizm, birlikte hareket etmekte büyük bir tıkanma yaşadığını vurgular yazar. Burada sorgulanması gereken, ezilmeden ve sınırlanmış konulardan ötesidir. Konu bir biçimde 'ihlâl imkânı' nın üzerinden yürütülmelidir. Kimin ne yapıp etmediğinden ziyade, tıkanmanın kaynağını bulup, oradan çözüme gitmenin yolları üzerinde durur: 'Bu başarısızlığın yalnızca feministlere fatura edilmesi haksızlık olur, ancak örgütlenmeye, politika yapma tarzına, kendi üzerine düşünmenin son derece zayıf kalmasına, 'kişisel olanın politikasının'politikanın kişisel bir mesele haline dönüşmesi anlamına gelmesine... bağlamak mümkün.' Bütün bu yanıt arayışlarının kökeninde, feminizmin sadece kadın erkek farkı üzerinden yürütülerek kendine bir hareket olanağı ve ivmesi kazandıracağının yanılgı olduğu saptaması önemlidir. Zira nedenlere yürürken, nedenin itkisi hep meçhul kalır. Ancak Aksu Bora, bu meçhullerin didiklemesini özenle yapıyor. Kendi hikâyesini kurabilen bir feminizmle işin içinden çıkılabileceği vurgusu, feminizmin özünde kendisine hiç benzemeyen hikâyelerle yapılacak dil birliğinden beslenendir.
Feminizm-Kendi Arasında, meseleyi irdelerken özellikle 'feminizm' ve 'kadın hareketi' ayrımı üzerinde duruyor. İçeriğindeki 'kadın' adlandırmasından ötürü bir akrabalık aranamayacağının, bambaşka ideal ve meseleler üzerinden yürüdüklerini belirtiyor. Kadını belirleyenin 'yuva', 'aile' olması, feminizmin uğraştığı meseleye gölge düşürendir. Kadını 'yuvayı yapan dişi kuş', 'evinin kadını' kimliklerinden soyutlamadan bir yere varılamacağı, akılla kuşanmış fikir sahiplerince malumdur. Bu nedenledir ki içinde kadın kelimesinin olmasıyla yetinilemeyeceğini, kelimeler ve vurgularla yetinmenin bağnazlığını defalarca belirtir Bora. Salt yıkıcı bir savunmadan çok yapıcı bir yol, işlevsel olandır. Ancak bunu yaparken yıkılması gerekende tereddüde yer yoktur. Bunun izleğinde 'uyumlu-razı gelen' olmadan, kendi bildiğini söylemekten geri adım atmayacak bir harekete gereksinim vardır. Ezilmeden çok eziliyor olmanın bilgisinden doğan bir hareket aranmalıdır. Eşitsizlik sorununu bir siyasal problem olduğu kabulü, feminizm ve kadın hareketi ayrımının ta kendisidir.
Öte yanda, benzer bir ayrım ya da ister istemez, kendini ayrı tutmaya zorlanmış bir feminizm algısını tartışır: Sosyalizmle feminizmin 'arkadaş kalabilirliği...' Meselelerin kendine dönükmüş gibi algılanmasından doğan, henüz sırası gelmeden konuşmuş bir konu varsayılan feminizmin, kendini ifade etme çabası, birlikte yol alınabileceğine dair durmadan kendini ispatlamak zorunda kalışı: 'Diyeceğim, eğer sosyalizmle yapacağımız şey kendimize bir tür ahlaki güvenlik hattı kurmaksa, gayet riskli bir iş gibi görünüyor. Çünkü o hat epey yukarıda yaşamaya mecbur kılıyor insanı, feministler için gerçekçi olamayacak kadar yüksek!'Ama sosyalizmle ne yapılacağı sorusunun yanıtının güçlüğüne rağmen, sorudan vazgeçmenin de mümkünsüzlüğünü belirtirken, kopamayacak bir bağı yineler. Ne var ki, bu onun diline uyumlanarak yürütülecek bir ilişki olmayacaktır. Özgürlük hareketinin, eninde sonunda bir yankı bulacağından şüphesi yoktur yazarın. Güvenli kıyılarda gezinmekten ve hep aynı söylemi yinelemektense biraz daha derinlerde keşfedilmeyi bekleyene yürümekten yana bir harekettir bu.
EV METAFORU
Kitaba adını veren 'Kendi Arasında', kendi içinde ayrılan feminizm türlerini örnekliyor ki bu, yazarın feminizmin kafa karışıklığına varan farklılaşma süreçlerinin ironisidir. Hangisinin akla yattığını, okuyucu ister istemez bulacaktır. Bu bölümden itibaren, yaşam tarzlarının mesele üzerindeki dolaylı/doğrudan etkisini irdeleyen yazılarla, aslında hep fark edilen ama uygun cümlelere nedense dökülemeyen gerçekler ortaya serilir. Bilmenin, işlevselliğe katkısının olup olmadığı sorusu burada da okuyucunun aklında belirecektir. Aksu Bora'nın üzerinde durduğu bir diğer mesele de 'temsil sorunu'dur. Kadının sadece kadın tarafından temsilinin yetersizliğini savunurken bir anlamın altını da çizer: 'Adını koyalım: Bir toplumsal grup olarak kadınların temsil edilmeleri gerektiği düşüncesi, ancak feminizmle mümkündür. Çünkü cinsiyetin birer kukuya sahip olmaktan fazlasını ifade ettiğini, kadın ya da erkek olmanın toplumsal düzen içindeki yerimizi ve iktidarla ilişkimizi belirlediğini söyleyen düşünce, feminizmdir.'
Kadın olmanın, var oluşuyla yetinemeyecek, ille de emek harcaması gerekliliği feminizmin yola çıkış nedenlerindendir elbette. Bunun ağız birliği edilerek susulan, asla dile getirilmeyen ama her şeyden daha fazla -adeta bir genetik aktarımla- bilinen gerçekliğini sorgular yazar. Kadın olabilmek için varlığını kanıtlayabilmek için harcaması gereken emek. Bunun insanlığı ihlal eden, bir tür yara gibi nesilden nesile taşınan varlığını 'sevginin ve kadın olarak onaylanma arzusunun bedeli, kadınlık yükünü üstlenmektir'de aramak kaçınılmazdır.
Bora, Feminizm-Kendi Arasında'yla soruların nasıl sorulacağını, zamanın nerelerde yittiğini ve aslında kazanımların azımsanmayacak kadar büyük olduğunu anlatıyor. Üstelik yer yer akademik söylemler içerse de üslubu, bir dost konuşmasını, çok tanıdık bir sesin bıraktığı güveni veriyor. Konunun detayı ve elbette kendi içindeki özel diline rağmen rahatlıkla okunabilen; okuru kavram yüklerinin altından dostça çekip çıkaran bir kitap Feminizm-Kendi Arasında. Yakınında dururken bakmaktan kaçılan, yaralarla dolu bir sırrı anlamsızca taşımakta direnen kadınların hikâyesine dönüyor. Bunu yaparken ev metaforunun altını özenle çiziyor. Çünkü aidiyeti ve sahip olmayı belirlediği kadar, güveni de temsil eden bir çabanın ancak güvenli bir evle; dilediğinde çıkıp gidilebilecek bir odayla ilişkisi var. Elbette bu 'kendine ait bir oda'nın kapısının ancak, kendi sözünü söyleyebilen,o çok tanıdık korkulardan arınmış olana açılacağını biliyoruz. Yaşamda kalmak için varlığını durmadan ispatlamak zorunda kalan insanın, nereye giderse gitsin, gittikçe daralan, bir diğerinden hiç farkı olmayan odalara hapsolacağını da. Bora, bu açmaza yürekli kesikler atan kitabıyla, olası çözümlerin ipuçlarını fısıldıyor...
Feminizm-Kendi Arasında/ Aksu Bora / Ayizi Kitap/ 208 s.
8 Mart 2012 Perşembe
KIZ KARDEŞİNİ TANIYOR MUSUN?
amargi dergi kış 2011 23.sayıda yayımlanan yazım
Kız kardeşini tanıyor musun?
…düşler alemine dal
yoksa bir slogan seni de deviriverir
onların kökleridir ağaçlar
ve rüzgar da rüzgardır)
yüreğine güven
denizler tutuşsa da
(ve aşkla yaşa
yıldızlar geri çekilse de)
geçmişi onurlandır
ama geleceği kucakla
(ve dans ederek bu düğünde
unutuver ölümü)
itibar etme bir dünyaya
hain ve kahramanlarla dolu olan
(çünkü tanrı kızları sever
bir de yarını ve toprağı)
e.e cummungis
Peki biz yeterince seviyor muyuz o kızları? En kadın halimizle, ya da yaşamın eril kaosuna uyumlanıp hepten kimliksiz bedenlere dönüştüğümüzde, yanı başımızda bir kız kardeşin soluğu duruyor mu? Onu ötelemeden, çelmelemeden, ya da kendimizi onun elinden düşmeden görebilmek… Sanırım kadın olabilmek, yeterince zorken aynı cümlede bir başka kadının elinden tutmak hepten külfete dönüyor gündelik yaşamın o bitimsiz telaşında. Oysa dünyayı güzelleştirmek, ya da “hayır, kötüye gidiyorsun; dur artık” diyebilmek için var olan sanatın, felsefenin içinde kadınlar hep bir aradalar. Üstelik 21. yy’da sanat özellikle kadınlar açısından söze girebilme cesaretlerini erkeğin hoşgörüsüne ve keyfine teslim olmaktan kurtarıp beslendikleri bir platforma dönüştü. Birikime ve özgüvene dayalı işler sanatın içine yepyeni, dinamik bir dil oluşturdu. Elbette yıllar boyu “öteki olma” halini sanat içinde dibine dek hissettikleri gerçeğiyle sinip köşeye çekilmek yerine, tam da şu anda sonuçlarını görmekte olduğumuz yaratıların zeminini sapasağlam kuran da onlar. Edebiyattan felsefeye, plastik sanatlardan görsel sanatlara kadınların hasır altı edilen bütün cümleleri yüzyılların suskunluğunu; karanlığı delercesine bölmeye başladı. Bunun bir anlamda bir birikimin patlayışı olduğunu söylemek, abartılı olmayacaktır. Yaratının her zaman coşkudan ve iri laflardan ibaret olmadığını; irkilten ve yer yer çok acıtan sanatsal çalışmalarla dillendirmeleri de tesadüf ya da el yordamı bir üslup değil. Baskılanma, ötelenme ve cümledeki yerlerinin hep bir eril güç tarafından belirlenmesiyle yoğrulan; alt metninde genelde bu öznel serüveni içeren çalışmalar elbette gülümsetmeyecekti. İzleyeni bir yanıyla ürperten; çokça düşüncede katmanlaşan bir labirente indiren bu yaratıların kimden dayanak alıp sözünü söylediği de önemlidir. En tekil, öznel çalışmanın içinde bile bir yol arkadaşlığının; kendine(!) tutunma çabasının izleri okunur. Bu genellikle bir başka kadının kardeşliğidir. Kadın, yeterince kendini gerçekleştirdiği anda yanına bir diğerini alır. Ya da tam tersi: bu gerçekleşme uğraşısı gizli/apaçık bir başka kadın bilincinden; hikayesinden beslenendir. Ortaya konan her yaratıyı; söz konusu komünal mantıkla, bir arada gerçekleştirmek yerine; salt bir başkasının kadın olma halinden güç alarak geliştirirler. Acının yerle bir ettiği, yolu bin bir çileyle tıkalı bir başka kadının, yaratmak bir yana kendine dair bir cümle kuracak hali bile olmazken sanatçının tavrı devreye girer. Onu kolundan tutup kaldırmak, “yaranı sahipleniyorum” demek, bu sanatçı üslubunun zemini oluverir. Kız kardeşliktir adı; ya da yol arkadaşlığı… Çok zaman bir adlandırmaya bile gerek yoktur; ortada capcanlı duran yaratı nesnesi hepsinin yerine konuşmaya başlar. Bu, kadınların tarih boyunca geçirdikleri aşamaların, tökezlemelerin kanıtı sayılabilecek yüzlerce ifade biçimine denk düşer. Yani bir kadının diğer kadına tutunuşu ne yenidir, ne de gelecekte son bulacaktır. Zira kendini önceleyen bir birey için sanatsal üslup, değişen algı ve ifade biçimine rağmen zihinsel-ruhsal bir aradalığı korumak zorundadır.
Konunun derinliği, bu yolda varlık gösterenin çokluğu göz önünde bulundurulduğunda sayılabilecek isimler de anlatının kendisi gibi yetersiz kalacaktır. Modern sanatın olanakları sayesinde, uçsuz bucaksız bir tarifler listesi, yol haritaları içinde, kadının hemcinsini kan bağından muaf bir kardeşlik söylemiyle ele aldığını görmek sevindiricidir. Yarasıyla baş başa bırakılanın dünya üzerindeki hükmünün sınırları ürkütse de, buna bazen tek bir cümleyle muhalif durabilen sanatçıların sayısı artmaktadır. Tarihe ilk kadın performans sanatçısı adıyla geçen, Mary Richardson’u, kız kardeşlik söyleminde özel bir yerde değerlendirmek gerekir. Öyle ya da böyle Mary’nin Londra Ulusal Müzesi’nde Suffragette hareketi lideri Emily Pankhurst’a destek vermek için gerçekleştirdiği eylemi bir kız kardeşlik hareketi olarak algılamak nasıl akla yatkınsa, ondan sonraki özgür ifade söylemini sürdüren kadınları bir akrabalık düşüncesine oturtmak da olasıdır. Yalın söylemle “destek” olma halinin cümledeki duygusal karşılığı olabilir pekala. Bir anlamda dahil olduğu wicca öğretisi gereğince önemli bir anlam içeren kız kardeşlik adlandırmasını, Mary Beth Edelson’un sadece kadınlara ait bir galeri kurma çabasında da okumak mümkün.
Özdeki çaba ve amaç korunarak bugün modern sanatın içinde apayrı değerlendirilebilecek bir noktaya erişildi. Bunun yaratı aşamasına eklemlenen yıkıcı meselelerle de bir ilişki içinde olduğuna dair alt metinler, çalışmalar üzerinde bir imzadır. Mary Richardson’un delice bir cesaretle giriştiği çaba, özünde büyük bir akıl ve vefa ilişkisi taşıyordu. Dolayısıyla o zamandan günümüze gerçekleşen değişim sürecinde büyük cesaretle yorumlanan işler azımsansanamaz. Body art’ın sınırlarının zorlanışı (Marina Abromovic, Orlan vs), söylemlerin daha keskin ve sert olduğu kendini malzeme kılarak happening art uygulamaları (Gina Pane, Şükran Moral, vs) ,ironi ve alaysılık içeren enstelasyonlar (Tracy Emin) geçmişten bugüne gelen sürecin kaydı gibidir. Özellikle bahsi geçen sanatçılar uyguladıklarıyla alt metinleri de bir o kadar sert olan çalışmalara imza attılar. Peki adı geçen ve elbette diğer sanatçıların happeninglerinde kadının kadın olma haliyle örtülü bir biçimde birbirlerine tutunduklarından söz edebilir miyiz? Sanatın postmodern süreci dolayısıyla bütün bunlar yoruma açıktır. Beslendikleri kaynak, coğrafya ve tarih içerisinde değerlendirilmelidirler. Ne var ki erkek egemen zihniyete, ayrı ayrı ama aslında bir bütün olarak direndikleri gerçeği, şüpheye yer vermez. İçlerinden Şükran Moral’e çok yakından bildiğimiz bir kaynaktan besleniyor olması dolayısıyla özellikle değinmek istiyorum. Onun performans, video art, fotoğraf çalışmalarında kadının bu coğrafyada hangi aşama ve tedirgin edici gerçekleşme süreçlerinden geçtiği apaçık okunmaktadır. Kolay kolay cesaret edilemeyecek performanslarının yanı sıra fotoğraflarla da ele aldığı çok iyi bildiğimiz kadına yönelik şiddet ve baskılama öyküsünü sertçe dile getirir. Çekincesi yoktur; bu zaten sanatın olmazsa olmazıdır; öte yanda izleyiciyi de çekincelerden soyunmaya zorlar. Tereddütte kalanın kendiyle hesaplaşacağı, çok katmanlı izler bırakır ardında. Dolayısıyla bu yapıtlarda diğer kadınları sahiplenen, kendiyle yol almaya çağıran bir ifade söz konusudur. Bu durum, Mary Richardson’un dönemi için oldukça riskli aktivitesiyle dolaylı bir ilişkisi olduğu varsayımına dayanabilir. Ne var ki sanatçının çalışmalarından irkilenler sadece erkekler değil; hemcinsleridir aynı zamanda. Görsel ve işitsel algıya doğrudan dokunan bu çalışmalara tanıklık eden kimi kadınlar, yüzleştikleri şeyin kendi gerçekleri olduğunu kabul etmek yerine tedirgin olurlar. Bu da yazgısını kız kardeşinden muaf tutan, apaçık ondan korkan; hatta gerektiğinde onu yaralayan bir ihanetin resmidir. Kadın söz söylemeye başladığında kız kardeşleri adına konuşan; ama ilk ve belki de en acı eleştiriyi yine ondan almaya razıdır. Bu bir yazgının mirasıdır, şiirdeki Tanrının sevdiği kızlar birbirlerini sevmekte çekincelidir çok zaman. Buna rağmen yaratının, düşünsel aktivitenin kendini gerçekleştirme çabası uslanmaz bir cesaretle daima yeni formlar eşliğinde var olmaya devam ediyor. Şükran Moral’ın korkuyla gölgelenmesine izin vermediği sert hikayeleri, kendi kız kardeşlerinin dile getiremediği bir köşe kapmacayı anıştırması bundandır. Tanrı kızları sever; ya diğer kızlar?
Bütün bunların üzerine, kavramsal sanatın karmaşık koridorlarından çıkıp tuvale, boyayla ve ışıkla düşen bir anlatıma bakalım: Zerrin Tekindor’ un “iki kız kardeş” isimli çalışmasında bütün bu süreci irdeleyen bir yalın ve dokunaklı bir tasvir ortaya çıkar. Sanatçının resimlerindeki yaşayan diğer bütün kadınları gibi capcanlı durur iki kız kardeş. Biri diğerinin önünde durup kollarını açar ve geride kalanı kollar. Kavramsal olarak yıllardır ifade edilmeye çalışılan durum, Tekindor’un renkleri içinde ete kemiğe bürünmüştür. Kız kardeşliğin, bir diğerini “her koşulda” sahiplenmesine dair çok dokunaklı bir resimdir bu. Sanatın, diğer söylemlere görece üstün gelişi bundandır. Göz gördüğünü inkar edemez. Sözcükleri unutup, konuşmaları yok sayanın, gözleriyle gördüğü şey aklında mutlaka bir iz bırakır. Bütün sanatsal sunumlarda yapılan şey budur ve ne denli zorlayıcı, irkiltici de olsa derdini bir yerlere kazımayı başarır.
AYŞE SAĞLAM
16 Ekim 2010 Cumartesi
apopse...
29 Nisan 2010 Perşembe
HER ŞEYİN SONUNDAYIM. Tezer Özlü Ferit Edgü Mektupları
Kent hala kış yüklüyken, bahar dallarıyla camı tıklatıyor biri. Çok uzak ve dönüşsüz bir yolun sonundan bir kez daha uzatıp incecik boynunu ‘duymadıklarınız yalnızca unutmak için yaşamanızdan’ diyor ve kente aniden bahar geliyor…
Sözcüklerden, günden-geceden ve hayattan bunalıp, yazgısını gitmeye; en uca varmaya çevirdiğinde biri, geride bırakacağı boşluğu hesaba katar mı? Tezer Özlü 86’ dan beri hiçbir baharın anlatılarındaki kadar gerçek olmayacağını, korktuğu gibi aslında hiçbir şeyin değişmeyeceğini ama nasılsa hiç unutul(a)mayacağını öngörebilmiş miydi? Ve Ferit Edgü’ nün bu kış-bahar günlerine mucize gibi gelen armağanı, Tezer Özlü’nün hiç tükenmeyen dirimini anımsattığında taa en başında “her şeyin sonunda” olduğunu bilenler biraz olsun aralayabilirler mi boşluğun sonsuz uğultusunu… “ O hep genç kalacak” diyor Gönenç Ertem(Günk). Tezer Özlü’nün yaşlanmazlığı, erken yitimiyle ilişik değil elbet. Tezer, sulandırılmış örneklerine muhalefet edercesine diriliği ve coşkusuyla yürüdü kesif acının üstüne. Ondandır bildik yaralar onun anlatılarında, hep bir akraba duyguda karşılık buldu. Ve yine bu nedenle Tezer Özlü salt yazar olmanın çok ötesinde, gelmeyeceği bilinse bile sofradaki yeri her zaman hazır o gerçek dosttu, onu bir kez olsun göremediğine hayıflananlar için bile. Gideceğini hiç saklamadı, kalmaya diretmedi ama yokluğu; 24 senenin her anı “keşke”lerle başlayan yakınmalara öncüldü. Tezer’den sonrası boşluktu; eksikti ama tuhaftır ki bir bir yarım kalmışlıktan söz edilemez. Dillendirdiği kadarıyla ve sonrasında el yordamıyla aranan o çıkışı yeterince tanımladı. Gerisi duymaya, hatırlamaya emanet…
Hayatın masallardaki gibi yaşanmadığını, bir şeylerin ters gittiğini görenler için için yol gösteren mektuplarla dolu gizli bir çekmeceyi keşfetmek, yeni bir doğuma sevinmek gibidir. Ferit Edgü “en çok ve en uzun sana inandım” diyen bir dostun, dağınık el yazısıyla fısıldadıklarını, onu her gün biraz daha fazla anımsayan ve özleyen tutkunlarına bir armağan gibi usulca sunuyor. Bu belki de bir dostun ardında kalan için en zoru; yitimin hatırasını canlandırmakla eş değer…
Edgü’nün de dediği gibi o “çok görülmeyen bir okur-yazar bağı”nı tadanlar için Tezer Özlü’den, 24 yıl sonra gelen mektupları, kendi posta kutularında bulmuş gibi bir sevince bırakıyor burukluğun yerini. Ve Tezer yıllar sonra ışıklar saçmaya, kendi kaderlerinin izini sürenlere ve yolun nereye varacağını durmadan sorgulayanlara öteleri göstermeye devam ediyor.
Mektupların her birinde çok özenilen bir paylaşımın; birine sırlarını, acılarını emanet edebilmenin güvenci okunuyor. Zamana ve uzaklığa mektuplarla direnen “Yoksa böylesi bir özleme alıştık mı? Böylesi bir bölünmenin acısını severek mi çekiyoruz” diyen, benzeş kıvranış ve coşkuları birbirine sabırla akıtabilen bir dostluğun Tezer Özlü okumalarına bambaşka bir eklentisi olacağı açık. Günün birinde böyle heyecanla bekleneceğini bilmeden Ferit Edgü’ye bütün samimiyetiyle yazarken, o bildik anlatımına yeni an’lar da ekliyor Tezer. Bu da onun yeni sözcükleriyle karşılaşma coşkusunu karşılıyor. Onu bir kez daha kavrama, biraz daha yakın duyabilme olanağı var bu mektuplarda. “Hayaletlerin okuduğu” mektuplar, kaybolan paketler, gecikmeli tanıklıklar bu soluksuz paylaşıma gölge düşürmüyor. Zamandan ve mekandan muaf bir dostluğun imrendirici öyküsü aslında bu. Salt iki yazarın edebi paylaşımı değil, hayatın ve acının üstesinden gelme/gelememe itiraflarıyla yüklü bir yol arkadaşlığı. Mektuplarda dönemin ve koşulların tüm ağırlığı, ezici varlığı örtülü de olsa hissediliyor. Belki de Tezer Özlü ve Ferit Edgü okumanın getirdiği bir alt metinle böyle yorumlanması gerekiyor. Şimdinin tüm olanaklarına ve günden güne büyüyen mesafelerine rağmen o imkansızlıklar içinde çoğalabilmiş eşsiz paylaşımda tanıdık isimlere de rastlıyoruz. Okurken uzaktan bir Bach, kentleri geçen trenin uğultusu ve Tezer’ in tüm acılarına karşın yaşamında en belirgin hissedilen coşku gerçekliği güçlendiriyor. İstanbul, bir neslin asla bilmeyeceği bir güzellikte bahar kuşanıyor; meşhur Refik Lokantası’nda bir masada o muazzam biraradalığı görebileceğimizden kuşku bile duymuyoruz. Hayata direnmenin acısı ve onun her zerresini dibine dek algılayabilmenin bedeli sayfa sayfa yazıldığından çok daha fazlası oluyor. Uyku bölen, ağrılar ve endişeyle bölüşülen geceyi yine en içte duyarak yola devam ediyoruz. “korkuyorum korkuyorum korkuyorum” diyor Tezer. Ondan daha korkusuz kim yürümüştür hayatın üstüne oysa? Yaşamı birazdan bırakıverecekmiş gibi sırtlayışında, hayata karışma iştahında tanıdık bir sahicilik var üstelik. Boşalan evler, yerleşilen odalar, biten evlilikler, yalnızlıklar arasında ölmeyen tek şeyin bu yol arkadaşlıkları oluşu Tezer’ in sahiplenmelerindeki inadını da anıştırıyor.
Mektuplarda Yaşamın Ucuna Yolculuk’un doğum sancıları da yer alıyor. “Benim kitapta insanı kendi içinden çeken bir olgu var. Bu yüzden umutsuz bir kitap değil” diyor Tezer Özlü. Bu cümle , yazınsal ve yaşamsal serüvenindeki bakışının da aynası aslında. Hiçbir zaman umutsuz olmayışının..
Her Şeyin Sonundayım, Yaşamın ucuna yapılan bir yolculuğun izlekleri için büyük bir hazine. Bu yüzden soluksuz okunuyor. “Yazmanın salt estetik bir sorun değil, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu” bir kez daha anımsatıp , alabildiğine gerçek ve özlenen bir konuşma gibi, Tezer Özlü’nün hep genç kalabilişinin nedenlerine vurgu yapıyor.
Söylenebilecek her şeyi söylemiş, bütün çıkmazlarda yeniden beliren bir tanışı görebilme şansını veriyor Ferit Edgü. Kendi dünyasını da okuyucuya açıveriyor. Bu anlamda bu mektuplarla karşılaşmak, beklenmedik bir misafire kavuşmakla eş değer.
Adım atacak, yaşama tutunacak gücü veren, dünyayı anlatı ve izleklerinde yaşanır hale getirip bunları yazma cesareti sunan Tezer Özlü için bütün cümleler biraz eksik kalmalı. Tıpkı onun giderken geride en çok kendini bırakmış olması gibi. Ferit Edgü bu hazineyi kışı yırtarcasına sımsıcak bir dost eliyle uzatıp yaşamın ucuna yolculuğun hala sürdüğünü anımsatıyor. …
AYŞE SAĞLAM
adı daha sonra...
Bahar gelmeyecekti. Söylenti soğuk dillerden yayılmıştı. İkna edilmiştik.
Düşler ertelenmiş, geceler yarını kolaylaştırmak için hızla ve esrimişlikle yaşanır olmuştu.
Sen yoktun...Adın aramızda dolanmıyordu. Nasıl olurdu; buralardan gelip geçeceğini kim bilebilirdi? İhtimallerden sınıfta kalmıştık. Gerisi deli saçmasıydı. Deliydik ama cümlemizde yeri yoktu.
"Gemi" demişti içimizden biri. Koyu kahvenin dibinde öylece kımıltısız duran bir "gemi"...
"-Uzak ve zeytin kokan mevsimler gelecek. Geminin biriyle hem de!"
Gülüşmüştük. Beklentisiz yüzlerde en çaresiz olana gülmek kendi yaramızdaki tutsaklığı sağaltıyordu. Halimiz giderek tuhaflaşıyordu. Sokaklar, gece yarıları, imgeler ve simgelerden bir dil...bitimsiz yaralı kahkahalar. Kimseye anlatmama sözü veriyorduk. Anlatılmayacak gibi de değildi. Kocaman adamlar, pelerinleriyle örttükleri yalanları geceye soyuyorlardı. Onların kanatlarında güvençsiz ama esriktik. Gülmekten yoruluyorduk, için için ağlayan söylenceler arasında. Ve biraz sonra unutulacak o gemi masalıyla...
Bilmediğim ama bütün ömrümü konuşturan bir dil, çok uzak melodilerden birinde seni anlatıyordu. Sen gemideydin, son gemide...Beklemekten cayıp gidenlerin tufanında biraz buz ve tozdum. İnat etmiştim. İnanmak oyunumdu. Kahve kokusu burnumdayken hala ve bir pelerinin ardında giderek yitirmişken belleğimi, beklemekten başka uğraşım da yoktu. Oysa buna inanmaktansa ölmeyi yeğlerdim. Konuşamayıp, yazamayıp sadece bedenime sızan ışığın insafında sana tüm düşlerimi, kalbimi susarak anlatacağıma inanırsam ölebilirdim.
Aramızda, tüm beklentilerin bir ölüm fermanı gibi kımıldadığı; az sonra gözlerini kapayacak olanın kalan tüm coşkusuyla yaşama asıldığı ve her şeyden daha tuhaf bir çağ başladı. Gözünü yola çevirdiğini görmemek, ya da kalan zamanın bir nefes gibi soluduğunu duymamak için içime çekiliyordum sık sık. Bir gemi bekliyordu.
Senden önce, yani gemilerin yangın çıkarmak için gelişinden az önce bir adama, gecenin en arsız yerinde zeytin ve sihir kokan o ülkeden söz etmiştim. Dillerinde yiteceğimi bilense bir başka çocuk yüzüydü. Kimse şaşırmadı gelişine. Herkes geminin varlığıyla irkiliyordu. Göklerin oyunuydu kimine göre. Ama sen çağırdığım bütün seslerdin onlar için. Adam gemilerden ve zeytinlerden söz etti. Sen henüz kendi sularında uyuyordun. Her şey usulca sana hazırlanıp, sen olmak için yenilenirken ben vazgeçip gidilebilecek en uzak yeri arıyordum.
Zeytin kokularından, bütün köklerinden kopup, buz ve limona bulanıp geldin. Bir gece elinde buz, limon ve ben oldu hayat. Bütün iklimleri, bildiğim dilleri arkada bırakıp, son kez yazmayı bile göze alıp sana vardım.
Kahvenin dibinde ömrüm kımıldıyordu. Peki ya sonra? Sonra ne olacak?
Sorduğum her sorunun yanıtında artık adın kımıldıyor. İnanırsam öleceğim. Pelerinlere bulanıp unutmak istiyorum. Bir dal uzanıyor...Gitmek diyor..
15 Mart 2010 Pazartesi
ödünç pelerin
ödünçtü.geceye kafa tutulmazdı.biliyordu,sustuk...bilmediğim bir hikayeden en bildiğim cümlelerle geçiyordu...ışığın altında beyaz bir yudumla sözcüksüz bakıyordu. yalan tüllerden sıyrılıp gözlerimize varıyordu.tanıklar eşliğinde yanılıyorduk. bir el başımda sessizce bekledi. "çürümüş bir hayata yansıma, seni kimse kurtaramaz" dedi en son. duyduklarıma inanmak oyunumdu.yeni dünyaya ait bir çocuğun rüyasından kalkmıştım; darmadağın...
bir yangından kaçıyorduk. kalabalıktık.sığınak tam da buydu zaten. sığındığımız saçak altına kabuslar sokulamazdı.gözlerimizi kapasak düş bahçelerindeydik. birer birer atlıyorduk uçurumdan. kuş tüyünden acılara doğru. ödünç tenler, çocuk şarkıları geride kalıyordu. biz bedensiz ve yaşsız, neredeyse cümlesizdik.pervasız kahkahalarımıza doluşuyordu gecenin sesleri. kendimizden ötesi bir yığın incinmeydi.kaybedeceklerimizden çoktan caymıştık. gidenlerin ardından bakmamayı öğretiyorduk birbirimize bir mum ışığında, o yer minderi üstünde.ağlayanla gözyaşı, delirenle kahkahaya dönüşmemiz zamanı bile şaşırtacak kadar hızlıydı.sürekliydik..çoktuk. o ve onlar geldiğinde hazırdık; incinecek yaralarımızı geceyle ve ihtişamla kapamıştık.bize artık bir şey olamazdı.canımızda yanacak bir yer, şaşırmamız için bir cümle bile kalmamıştı. savaştığımıza benzemiştik. şeytan bir araya gelmiş kadın aurasındaydı.bunun güvenci bizi kötü bile yapamamıştı.umursuzduk, şuurumuzu kalabalıkla ve bize benzeyen yitik yaşamlarla değiştirip delirmeye bile alışmıştık.
ödünçtü.geldiğinde yılların pelerini rüzgarımızla savruldu.bir çocuk kaldığı yerden büyümeye devam etti.hiçbir mucizesi ve güvenci olamayan, öylesine adamlardan birine benzemek için...pelerini yoktu çocuğun.yıllar tenine bile değmeden bekliyordu.yaşayacaklarının neye benzediğini, yüzü cam kırığı kesiklerle dolu bir gecede binlerce güzel ete karışmak isteyen birinden duyacaktı...ben anlatmadım...
19 Şubat 2010 Cuma
12.02.2010 radikal kitap'ta yayımlanan yazı...

Kontrbas olmadan asla
12/02/2010
Patrick Süskind'in 'Kontrbas'ı, 'Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla' savıyla yola koyulurken giderek bir isyan ve yakınmaya dönüşüyor. Yazarın kontrbas için bir solo eser yazdığı bu oyun sayesinde farkında olmadan gözler usulca kontrbas sesinin geldiği yöne, onun ardında kan ter içindeki müzisyene çevrilecek
Arafın o en ses geçirmez yerinde bir adam konuşuyor yüzümüze bakmadan; sadece kendini görür gibi. Bütün bir yaşamın, koyu bir yalnızlığın dökümü cümle cümle çınlıyor, yine sadece kendi kulaklarında. Kendini yalanlarken birden bire en bağnaz savunucu oluveren; yetemeyişini esaretinde anlamlandıran. Sesi ansızın yükseliyor, sonra kendi kendine dönüyor. Fark etmiyor bizi, fark edilmek isterken. Yaşam beceriksizi, münzevi ve uyumsuz oluşunu bir enstrümanın gölgesinde anlamlandırmak isteyen bu adam, evinin ortasında duran kontrbası en büyük düşmanı olarak benimsemiş ışıklar altında koyu bir karanlığa mahkum, dört duvarın hükmünde yaşayıp gidiyor. Kalabalıklar içindeki görünmezliğine hayıflanırken, Patrick Süskind’in sayesinde kontrbas için yazılmış neredeyse ilk solo eserde bedenleniyor.
1981’de Münih oda tiyatrosunda prömiyeri yapılan ‘Kontrbas’, ülkemizde de Metin Belgin tarafından sahnelendi. Süskind’in eşsiz anlatımında giderek canlanan, yanı başımızda konuşmaya başlayan, gelgitleriyle tanıdık ama serzenişte bulunduğu konuyla ayrıksı bir hikâye Kontrbas. Salt müziği değil, toplumsal roller, yabancılaşma, yalnızlık, aşk ve cinsellik eşlikli bir travmayı da irdeleyen Kontrbas, “Bir orkestra şefsiz olabilir, ama kontrbassız asla” savıyla yola koyulurken giderek bir isyan ve yakınmaya dönüşüyor. Babasına duyduğu nefret yüzünden memur değil sanatçı olmayı seçtiğini övünçle söyleyen bu adam, hikâyenin sonlarına doğru Devlet Orkestrası’nda memur olup yazgısına razı gelişinden yakınır. Enstrümanın yaşamının odağında nasıl bir külfete dönüştüğünü, en sıradan işlerine bile engel oluşturduğunu anlatırken savaştığı şeye benzeyişine kendi bile inanamaz. “Taşıyamazsınız, sürüklemeniz gerekir, bir düşerse parçalanır. Arabaya ancak ön sağ koltuğu sökerseniz sığar. O zaman da doldurmuş olur zaten arabayı. Evde hep etrafından dolaşmak zorunda kalırsınız... Öyle salak salak durur ortada. (...) Misafiriniz varsa hiç durmaz, hemen ön plana çıkar. Artık herkes ondan başka bir şeyden söz etmez olur. Hele bir de sevdiğiniz biriyle birlikte olmak isterseniz, tam bir fiyaskoyla sonuçlanır bu isteğiniz. Sürekli denetler sizi. Eğlenirmiş gibidir sevişmenizle.”
Her şeyin önündeki engel
Kontrbası zaman zaman gerçek bir kişilik olarak duyar, algılar. Öyleki anlatımında canlanır, birazdan dile gelecekmiş gibi ete kemiğe bürünür. Kontrbas dişidir, dişiliği “esirgeyici zalimliğindendir” adama göre. Kadınlarla arasındaki tutuk, sorunlu ilişkisinden yola çıkıp kontrbası da böyle bir benzetmeyle yaşamsal tıkanıklığına dahil eder; hatta onu sorumlu tutar. Her şeyin önündeki biricik engel kontrbas; olmadığında tarifsiz bir boşluk; varlığında bir ezici güçtür. Öfkesi kimi zaman yön değiştirir. Büyük bestecilerin tek bir solo eser yazmaya layık görmediğinden yakınır. Işıklar altında, eşsiz gösterilerde en arkalarda, o devasa varlığıyla gözden yitmesi imkansız kontrbasın, nasıl olup da fark edilmediğini sorgular. Bunun yanıtı basittir, bütünün içinde kaybolan kontrbasın kendini hatırlatacak bir solosu yoktur. Özel bir müzik bilgisi olmayan için kolaylıkla es geçilecektir. Buradan yola çıkarak orkestrayı toplumun aynası olarak niteler. Üstelik orkestrada basamakları çıkıp yükselmek; dolayısıyla fark edilmek için şanslar da yoktur.
Süskind’in çok katmanlı okuma olanağı sunduğu Konrtbas, inişli çıkışlı anlatımıyla keyifli ve akıcı bir tek perdelik oyun. Alışılmışın dışında hayat ve kişilere bakış olanağı sağlayan yazar, bu defa daha önce kolay kolay fark edilmeyen ince bir ayrıntıyı gözler önüne seriyor. Patrick Süskind’in bir anlamda bestecilerin yapmadığını yapıp, kontrbas için bir solo eser yazdığı bu oyun sayesinde farkında olmadan gözler usulca kontrbas sesinin geldiği yöne, onun ardında kan ter içindeki müzisyene çevrilecek.
KONTRBAS
Patrick Süskind
Çeviren: Tevfik Turan
Can Yayınları
2010
58 sayfa, 5.5 TL.
16 Ekim 2009 Cuma
siz siz değilsiniz...
Gerçekliği yoktu yanınızda bazı eskimelerin. Bir yolun ucunda kızıl patlamalar taşıyan o turuncu kapıya dönüktü yüzünüz. Kandırılmanın masallarda kaldığı, bazen zamanın kurcalayıp kanattığı o yerde bir yüzünüz güneşe dönüktü. Gün batımlarının sahici fısıltısı, ayın kendini durmadan anımsatan kımıltısı avcunuzda bir veda mektubu gibi kalmıştı. Biliyordunuz..
Ağlamanın bozgun sayıldığı o sokak arasındaydınız.sahi!yalnızdınız üstelik!
Nasıl da korkmuyordunuz.
İki nefes arasında kocaman bir boşluk günün yalanlarını maskeliyordu. Bir adım sonraya gücü kalacak mı dedikleriniz çoktan geri dönmüştü. Gölgeler vardı, gölgeler konuşmuyordu.
Bir rüyanın renklerle sabahı çağırması gibiydi zaman sizin için. Kimselerin duymadığı bir sesi, geceden kalma bir gülüşe emanet edişiniz bundandı. Tuhaftı, yerin göğe el uzattığı tünellerden geçiyordunuz. Ağrılı bir kalbin usul sesine kulak verdiniz. Kalp kentin orta yerinde açılıverdi. Korku bulaşmamıştı henüz. Hiçbir şey kirletemezdi oyunlarınızı. Yol uzadıkça telaşlar dökülüyordu yüzünüzden. Yüzünüz ılık iklimlerin özetiydi, bir nefes sonraya hayatı anlatıyordu. Hayat elinizde neydi ki?
Ağlamanız kesilmedi hiç. Korkutuyordunuz.
Yığınlar arasında ışıklar içinde savruluyordunuz. Adınız asılıydı dudak kenarlarında. Gözünüzde sadece yolculuklardan dönenler ve hep o belirsiz yola koşan “gidip bakalım hadi” diyen sesin sahibi vardı. Gözleriniz çok zaman görünmüyordu ağrıdan ve tozdan.
Bir masal zamanıydı. Tüller içinde yalanlar geçiyordu önünüzden. Çoktunuz bunca eksilmenize rağmen. Gün batımları sizi çağırıyordu karanlık bir odada uyanmanızı beklerken. Siz seslere “kapılan”dınız. Ansızın ahşap bir bedende yabancılaşan parçanızı yalanlara bahane ediyordunuz. İçinizde hayatlar vardı kapısı açılmamış. Tenhada bir kavuşum uzaktı size. Büyük hayatlardan geçip küçük eller tutuyordunuz üstelik.
Yağmur yağmıyordu hiç. ...
Bir kent düşü kurulmuştu. Orta yeri şölen. Kimliksiz taşlara isimler, bir yerlere renkli dilekler asılıyordu. Hiç görmediğiniz hayatlardan kopup gelen bir ses ardınızda soluk alıyordu. Nefesi teninizde kıyım... kurumuş, unutulmuş bahçelerden bir esinti. Nasıl da güzeldi...
Aslında ağlamıyordunuz.. Yağmur hızlanmıştı. Elinizde siyah beyaz bir özleyişin izi.. yüzünüze bulaşan o rengin sahibini gün batımlarında bırakıp hızla çıkıyordunuz tünelden...yağmur size değmiyordu...
düş zaman peşime
sadece ikisi kaldı hayatta.bu fotoğraftan kalan;soluk almayı beceren iki kişi.diğerlerinin terkine inat,yaşamda direten iki kişi.hangileri ölüme bakıyor...hangileri hayatta diretiyor...hangileri yas bıraktı hangileri acı parçalarını süpürür hala...
her şey
onlarsız yaşanmıyor...sanal beyinlilere,sokakarası uyuşuklarına,vakitsiz yığınlara inat hem de
zaman ki sonsuzdur
yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.iş yerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim dirilttiniz.YAZI YAZMAK İSTEDİM AÇ KALIRSIN DEDİNİZ.aç kalmayı denedim serum verdiniz.DELİRDİM.Kafama elektrik verdiniz.ben bütün bunların dışındayım.
sylvia plath çizgisi
kalbimin sızısı...hiçbir şeye benzemeyen.herkesten kıskanır gibi sevdiğim...
tezer&deniz
tomris uyar...inceliklim,açık sözlüm,erken yitenim
Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara, hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa, yaşamı dışlama hakkına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekala canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, öteki kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.
deniz bilgin
sessizce yittin; sesini duyan????
FURÛĞ-İ FERRUHZÂD
"Tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek" ne çok var yitenlerden..ne de güzeldin.ne büyük sözleri fısıldadın gecenin kulağına.duymamanın hazzına kapılmış lal kalabalıklar arasında elbet var ışığını koklaya koklaya izinden gelen birileri
.....
ZELDA NİLGÜN MARMARA nil'de gün ansızın battı.k.İ
ey iki adımlık yer küre!senin bütün arkabahçelerini gördüm ben
selçuk baran
haziran'dır,Arjantin tangoları'dır..kimselerin adını zikretmeyip hayata küstürdüğü sözcüklerin en güzel ustasıdır.erken çekip gidenlerdendir.az kaldı bitiyor derken bir bir önünde ölüm penceresi açılmıştır..sevdiğimiz ne kaldı...kim ellerimizi tutacak korkudan buz kestiğinde.kitapları basılmaz,sahaflar o "adam"ı tanımıyorum der...kim, peki kimin vicdanı sızlar?
Die Verwandlung